
29 Haziran 2010 Salı
27 Haziran 2010 Pazar
Eski 45'likler
23 Haziran 2010 Çarşamba
Oto Sanayii ve Yaşlanmak Üzerine
Yaşlanmayacağım değil, büyümeyeceğim derdim.. Daha doğrusu "bana ne, bana ne, büyümiyciiim işte" derdim ya, artık doğa kanunlarını hissetmeye başlayınca o kadar da inatçı olmamın bir şey değiştirmediğini de gördüm... Orası burası tekliyor insanın, orada ağrı, burada sızı, şuna dikkat et, bundan sakın, şu ilacı aksatma... Fikirlerin ne kadar genç kalsa da, vücuda hükmetmeye yetmiyor işte... Her gün bir beyaz daha, her gün başka bir yerinden şikayetçiyken bir de bakıyorsun zaman gelip geçivermiş.. Eskiden genç diye seslenilen sen, amca hatta dede diye seslenilir olmuşsun... İşte o zaman, istemeden de olsa yaşlandığını anlıyorsun.. İçinde hala büyümiycem diye inat eden biri olsa bile....
22 Haziran 2010 Salı
Sarı Sıcak

Güneşin rengini verdim sana... Kimine göre altının rengi, kimine göre çiçeklerin. Sıcak bir sarı..
Günebakanların rengi kadar parlak olmasa da onlar kadar güzel bir renk; gülümseyen bir çocuğun yüzündeki ışıltı kadar, kış aylarında eksikliğini hissettiğimiz, yazları ise her yanımızı saran, kuşatan bir sarı. Benim için, teninde parlayan güneşin rengi; gözlerinden yansıyıp binbir damlacığa, binbir lekeye dönüşüp karşında zaten şapşala dönüp, herşeyimle sana odaklandığım için kendi burnumun ucunu bile göremeyen beni iyice sarhoş, iyice kör eden bir renk.
Her anımda seni hissedeyim, elimi attığım her şey sana uzanıyor olsun, yaşamımın her anında sen ol diye kullandığım eşyaları sarı sıcak yapmaya başladım sonra. Çalışma odamın panosu –esin kaynağım olasın-, yemek masamın örtüsü –damağıma değen her lezzet seninle çoğalsın-, çakmağımı -içime kadar giren duman bile senden olsun-, yastığımı –rüyalarımı sarı sıcağa boya diye. Her şey, her yan sarı sıcak lekeler olana kadar durmadım, duramadım.
Dört çizgi ekledim bir lekeye, sen oldun. İki kısık göz, geniş bir gülümseme ve küçük çenen için dört çizgi yetti.
O gülen yüzüne dönüşen lekeyi görmeden duramadığımı farkettim sonra. Etrafımdaki sarı sıcak lekelerin hissettirdiklerinden daha özel oldu o. Sendin o, senin en güzel halindi, en güzel gülüşündü, güneşin en çok yansıdığı halindi, tüm güzelliğindi karşımda olan. Diğer sarı sıcaklardan daha sıcak, daha sen...
Sonra durmaksızın, etrafa koyduğum her sarı sıcak lekeyi sen yapmaya başladım. Her yerde gülen yüzünü görebileyim; içim, dışım, çevrem, civarım hep sen olasın; her yeri, her anı, her şeyi seninle, hem de en güzel senle yaşayayım diye.
Her köşesinde sen olan evimden ayrıldığımda bile sen hep yanımda oldun. Çantama taktığım küçük bir rozette, cebimde gezdirdiğim cam bilyede, sigara paketimin yanında duran çakmağımda hep sen vardın.
Caddelerde yürürken, orada burada sen çıkıyordun karşıma. Şehrin dört yanına koşturan taksilerde sen vardın, belki bir daha aynı mekanı bile paylaşmayacağım şehir insanlarının giysilerinde sen vardın. Parklarda, mağazalarda, kaldırımlarda, vitrinlerde... Her hangi bir köşeyi döndüğümde beklenmedik bir şekilde sen karşıma çıkıyordun. Bu sürpriz karşılaşmalar, genelde ‘suratsız’ olarak nitelenen, yüzümde tıpkı seninki gibi geniş gülücükler doğuruyor, o anı çoşkulu ve sevinçli yaşamamı sağlıyordu.
Bir gün gerçek seni gördüm karşımda... Boyadığım sen değil, sarı bir leke ve dört çizgi ile sen yaptığım şeyler değil; gerçek seni... Kış ayında, koyu griler arasında bile etrafındaki ilahi hale ile sıcak sarıydın; gökyüzünde görünmeyen güneş bile sanki bulutları yarıp bir hüzme göndermişti sana, teninde ışıltılar saçmak, gözlerinde binlerce damlacık oluşturmak için. İki çizgi ile gözlerin, üçüncüsü ile küçük çenen ve dördüncü çizginin oluşturduğu kocaman gülümsemenle sen, herşeyinle karşımdaydın. Dünyanın en güzel manzarasına, en güzel sanat eserine bakıyordum. İçimde milyonlarca kelebek sıcak sarı benekli kanatlarını hareketlendirmeye başlıyor, beni nefessiz bırakan bir fırtına kopuyordu.
Derken, o güzel yüzün bana döndü. İki çizgi gözlerimle birleşti, üçüncü çizgi yerinde duruyordu ancak, o dördüncü çizgi yavaşça tersine döndü. Artık ne gülüyordun, ne gülümsüyordun. Sıcak sarı yine sendin ama sarıdan çok sıcak. Çok sıcak.
İçimdeki milyon kelebek sarı sıcak kor tanelerine dönüşüp bedenimi dağladılar, halenden fışkıran sarı sıcak alevler sivri mızraklara dönüşüp tenime saplandı, altın damlacıklı gözlerinden fışkıran ateş çevremi kuşattı. İçime çektiğim sıcak hava ciğerlerimi kavurdu, kelebekler bedenimi içten ateşe verdi, mızrak yaralarından akan şey kan değil kor oldu. Bunları yapan benim sarı sıcağım değildi, bendeki sen değildin.
Tenim kül kül uçuşmaya, bedenim parça parça dökülmeye başlarken arkamı döndüm sana. Kavrulmuş, kömürleşmeye başlamış bedenimi gücü yettiğince gerçek senin sarı sıcağından kaçırmaya uğraştım. Koşarak, yürüyerek, emekleyerek, sürünerek...
Yanmış, kararmış, kömürleşmiş bedenimi geride parçalarını bıraka bıraka evime ulaştırdım. Eksik bir bedenim vardı artık; oradan birkaç parça, buradan birkaç kemik, şuradan biraz deriyi geride bırakmışım. Senin ateşinde yok olmuş onlar, geriye gelmemecesine. Bedenim artık eksik kalmış.
Ağır hareketlerle, uzun bir uğraşla geriye kalan bedenimi toparlamaya çalışıyorum. Kapanmayan yaralarım için her yerimde sargılar, sargıların altında çeşit çeşit merhemler, damarlarımda her türlü kimyasalı içeren ilaçlar. İçimdeki durulmayan kelebekler hala ateş, hala yüreğimi kavurmaya devam ediyor. Tendeki acıdan çok bu ağlatıyor beni. Ben tekrar ilaçlara uzanıyorum. Açtığım şişeden avucuma dökülen ilaçlara takılıyor gözüm; sarı, yuvarlak küçük haplar.... Sen...
Zaman donuyor o anda, her şey yok oluyor. Sadece avucumdaki onlarca sen ve ben... Kirpikleri, kapakları yanıp kül olmuş kapanmayan gözlerimin önünde yavaş yavaş çizgiler çekiliyor üstlerine; iki kısa çizgi gözler için, üçüncüsü küçük çene. Dördüncüyü bekliyorum, hangi senin karşımda olduğunu anlayabilmek için... Ya aslında hiç benim olmayacak ama benim olan sen olacaksın, bana gülümseyen yüzünü göreceğim onlarda ya da bu bedenin geri kalanını da yok edecek ateşinle sen.
Parmaklarımla tek tek uzanıyorum onlara, birer birer ağzıma atıyorum dördüncüyü beklemeden. Hangi sen olursan ol içimde ol, benim bir parçam ol diye...
Etraf yavaş yavaş kararmaya başlarken dünyamda, perdeyi aşıp duvara vuran arsız bir ışık karşımda duran bir seni aydınlatıveriyor. Sıcak sarı bir sen... En güzel, en ışıltılı halinle gözlerimi alıyorsun.. Benim olan sensin bu...
Karanlık herşeyi sararken, seni bile, yavaş yavaş çizgilerin de kayboluyor karanlıkta... İki çizgi gözlerin, üçüncüsü küçük tatlı çenen. Dördüncü çizgi ile her şey karanlık, her şey siyaha bürünüyor.
14 Haziran 2010 Pazartesi
MSN, işler ve dualar
mehmet ali:
şu an için haftalık 500e göbek atarım len
Mehmet Ali:
az kaldı süper olcak
mehmet ali:
dua et, benimkini kabul etmez nasılsa
Mehmet Ali:
ammada yaptın ha
peygamberimiz s.a.v e sormuşlar
ya rasulallah hangi dua kabül edilir
s.a.v de demişki
günahsız ağızdan edilen dua
sahabelerimizde demişki kimki o kişi böyle günahsız yoktur demişler
s.a.v de demişki
burasını biliyomusun
?
mehmet ali:
başka şeyler düşünüp kendimce felsefe yapıyom, sen devam et
Mehmet Ali:
ok
biriniz bir diğeri için dua ederse
o günahsız ağızdan edilen duadır demiş
anlayacağın
sen bana bende sana dua edeyim
olmazmı
mehmet ali:
haha
Mehmet Ali:
?
mehmet ali:
"bak beni biliyon, kendimden bile iyi biliyosun, sözlerini duymuyor gibi yapıyorum ama ikimiz de biliyoruz ki iyi biri olmaya çalışıyorum. eğer sende öyle düşünüyorsan lütfen...... olsun" diye dua ederim ben
Mehmet Ali:
bende
hatta şimdi
3 defa dedim
mehmet ali:
ha bir de "söylediklerini yapmıyorum" kısmı da var
Mehmet Ali:
ama bi dakka 2mizde mehmet ali yiz ya
mehmet ali:
canım o biliyodur herhalde farklı maliler olduğumuzu, hat karışacak değil ya
Mehmet Ali:
o derken allah desek
neyse rabbim bilir
senin evlenmen için
benimde
çocuklarıma bakmak için
ihtiyacımız var
?
maliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii
uçtunmu yoksa
mehmet ali:
yok
bloga almaya çalışıyom bunları
25 Mayıs 2010 Salı
Aşk veda etti

Herkesin, hepimizin peşinde koştuğu o meşhur “aşk” var ya, o aslında bir hayal. Küllerinden doğan bir hayal kuşu gibi de değil üstelik; bir kere veda etti mi tekrar canlanmıyor. Yeni doğmuş bebekler gibi aşk, tüm zamanını ona ilgi göstererek geçiriyorsun; ama bir kez büyümeye başlayınca, kendi yoluna gidiyor.
Aşkı yaşamak, olmayan ülkede yaşamak gibi. Her yanın büyülü, her yanın rengarenk, her şey ‘daha’ geliyor; daha güzel, daha eğlenceli, daha tatlı, daha lezzetli. Bunun büyüsüne kapılıp, yüksek dozda uyuşturucu almış gibi yaşıyorsun aşkı. Aslında neler olduğunu, neler yaptırdığını, ne kadar değiştirdiğini farketmeden yaşıyorsun.
Aşk beslenmek istiyor; her zaman, doymaksızın. Önce kişilerden, önce beyinle başlıyor. Kalbin aşkla her atışında, beyninden bir kaç hücre daha kararıyor. Aşk dışında birşey düşünemez, yapamaz, yaşayamaz hale gelene kadar. Ne kadar mantıklı, zeki, düşünceli biri olsan bile aşk, önce bunları değiştiriyor. Yürek konuşurken, beyin susmak zorunda kalıyor. Yaşamının her noktasını aşk, bencilce yönetiyor. Her şey sadece aşk için oluyor. Sen üç yaşında bir çocuğun zeka seviyesinde, ortalıkta sürükenip duruyorsun; tek istediğin aşkınla olmak. Seni nereye, nerelere sürükleyeceğini bilemiyorsun, bunlar asla gitmeyeceğin yerler olsa bile susuyorsun.
Gözleri yok ki aşkın. Aşkını bile göremiyor. Kendince aşkını hayali olarak biçimlendiriyor ve o hayalin peşinden gidiyor. En güzeli, en çekicisi, en harikası, en en en en olanların hepsi oluyor aşkın. Kusurlarını, çirkinliklerini, hatalarını zaten göremiyor, var olduğunu bile kabul edemiyor. Ne bunları görebiliyor ne de kendine, çevreye, ailene yaptırdıklarını. Bitmeyen iştahıyla aşkına ulaşmak için önüne çıkan engel saydığı herşeyi ezip geçtiriyor. Bu sırada senin aldığın hasarları, senin çevrene verdiklerini hiç görmüyor.
Aşk yalancı da üstelik. Aşkınla olmabilmek için söylediğin bariz yalanlar bir tarafa, aşkı içinde tutabilmek için kendine söylediğin yalanlar başka bir tarafa, aşkın sana içten içe fısıldadıklarından bahsediyorum. Seni körleştiren, sağırlaştıran; seni tüm duyularından sıyırıp donuk, ruhsuz bir beden ya da ipli bir kukla haline getiren yalanlardan... Aşk varken de, yokken de senin kendi içinde bitmeyen fısıltılardan... O fısıltılar ki, sana her şeyi yaptırabilen, senin gönüllü olarak her şeyi yapabilmeni sağlayan...
İranlı bir şair demiş ki: “Aşk’a uçarsan kanadın yanar!”. Mevlana cevap vermiş: “Aşka uçamazsan kanat neye yarar!”... Kanatlar senin, istersen özgür özgür süzülür istediğin yere uçarsın. İstersen güneşe doğru. Ama aşk çekici bir şey, mum alevine uçan pervaneler gibisin; aşkın çekiminden kaçınmak, bunu istememek mümkün değil. İsteyerek uçarsın o alevlere... Yanmış kanatlarınla havada kalıverirsin, hızla yere doğru düşerek. Çırpınışların bir faydası olmaz, düşmeye başlarsın. Kaçınılmaz son gelir ve tüm hızınla yere çakılıverirsin. Yanmış kanatlara, kırılmış kemikler ve parçalanmış organlar eklenir.
Ve işte o gün anlarsın ki, aşk veda etti... Kabullenemezsin önce; tekrar kanatlanmak, ona uçmak istersin. Yanmış kanatlar seni kaldırmaya yetmez, yaralarından akan kanlar ayakta durmana bile engel olur. Çaresizce zamanın geçmesini beklersin. Yaralarının iyileşme hızının ne kadar yavaş olduğuna, aşkınla ilgili minicik bir düşüncede ne kadar hızlı şekilde tekrar tekrar kanadıklarına hayret edersin. Aşkı hayatının her yerine yerleştirmiş olduğun için bu yaraların sayısı onlar, yüzler değil binlerce olur.
Tek tek beklersin yaraların kapanmasını; uzun ve acılı bir dönemdir bu. Kimi zaman kalp yine konuşmaya başlar, yaralarına yenilerini ekler, kimi zaman beyin açık olan bir yarayı kapatır. Kimi zaman aşkın kendisi gibi düşünemez, yaşayamaz olduğun günler olur, kimi zaman tüm yaralarını bir günde kapatabileceğini sanırsın. Ama aşk asla bitmez, yaraları kapansa bile o yaraların izleri asla silinmez; bir gün kanatların geri gelse bile o kanatlar asla bir önceki kadar büyük ve güçlü olmaz.
Bir gün, yaşama tekrar dönebileceğin gün gelir. Yaraların artık yaşamına engel değildir; izleri seni değiştirmiştir ama bu değişiklik hiç bir zaman o aşkı unutturacak kadar kökten olmamıştır. Yeni sen yeni bir aşka hazır olduğunu söyler, artık bittiğini ve ona artık çekilmediğini söyler, onu hayatında artık istemediğini söyler.
Ancak başka bir aşık bunun ne olduğunu anlar; ne kadar sahte, ne kadar gerçek dışı olduğunu. Aşık bilir ki o yaralar hiç kapanmaz aslında, eskisi gibi kanamasa da zaman içinde damla damla akıtır yine kanını. Aradan geçen uzun zamanların hiç bir anlamı yoktur; o aşk senin içinde küçük bir kor bırakmıştır, zaman zaman alevlenen. O kor ki, aşkın kendisi kadar olmasa da yine sevgi, yine bağlılık, yine aidiyet barındırır. Bu duyguları yine yaşamak istersin, itiraf edemesen bile.
Bu andan sonra hayatın sürekli bir döngüye girer: O kor alevlenir kimi zaman, belki karşılaştığında, belki haberini aldığında, eski bir anıda, eski bir mekanda. O anda kalp tekrar konuşmaya başlar, beynin istemese de. Yine duygu cümleleri haykırır sana, kimi zaman aşkın kendisi ile özdeş, kimi zaman aşkın tam tersi kelimelerle. Susturmaya çalışırsın olmaz, duymamaya çalışırsın yine olmaz. En iyi durumda sesini kısabilirsin kalbin ama yine geriden geriye kısık sesle fısıldar sana küstahça: “Aşk veda etti, geriye kalan en azından arkadaşlık olsun”.
11 Mayıs 2010 Salı
Vurdu Geçti / "Kimse Bilmez" - Özlem Tekin

Kimse bilmez, ömür boyu dert oldum
Kendimi aramaktan yoruldum
Düşüp yollara, bir derman buldum
Seni gördüm göreli, sana tutuldum
Kimse bilmez, bir ömür sürüklendim
Her sabah yeniden ümitlendim
Bakıp aynaya ne sözler verdim
Seni gördüm göreli aşka dilendim
Boyuna, posuna, havasına yandığım
Bilmeden yoluna, yanına, kapısına düştüğüm
Eline, dizine, yatağına yattığım
Gönlünü, gözünü, sözünü, canını sevdiğim
Gönlünü, gözünü, sözünü, canını sevdiğim
Kimse bilmez, bir ömür gelip geçti
Bu tarlada ne ekinler yetişti
Dön bir bak bana, gözlerim gülüyor
Seni gördüm göreli, mevsim değişti
Seni gördüm göreli, dünya değişti
Boyuna posuna, havasına yandığım
Bilmeden yoluna, yanına, kapısına düştüğüm
Eline, dizine, yatağına yattığım
Gönlünü, gözünü, sözünü, canını sevdiğim
Gönlünü, gözünü, sözünü, canını sevdiğim

