Kendime not... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kendime not... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Temmuz 2010 Çarşamba
Hoşçakal
"Biri" vardır hayatında...
Konuştuğun, dertleştiğin, paylaştığın, yaşadığın ve yaşattığın biri... Yaşamında ona bir yer verir, kimi zaman tüm yaşamını o haline gitirirsin... Hayatını ona göre ayarlar, hayatını ona göre yaşarsın... O, senin için öncelik ve değer sahibidir; kimi zaman onun önceliğini kendininkilerden önde tutarsın, onun bunu istemesine gerek kalmadan. Tüm yaşam alışkanlıklarını ona göre değiştirmeye başlarsın; hayatında ona bir yer oluşturabilmek için, yüreğinde sıcak, rahat bir yer bulabilsin, oraya zorlanmadan sığabilsin, orada rahat etsin diye...
Hüznü de sevinci de onunla yaşarsın; günlük hayatını da, günlük hayatın dertlerini de onunla paylaşırsın, bir dokunuş ya da bir kaç cümle ile... En kötü gününde ona sarılmak, senin bozuk olan moralini yerine getirir, sorunlarınla başedebilmek için güç toplarsın... Onun sorunları, moralsizliği seni de etkiler ve onun iyi hissetmesi için elinden geleni ardına koymazsın...
Kimi zaman aile dersin ona, kimi zaman sevgili, kimi zamansa bir arkadaş olur. Bir yoldaş, bir dosttur bazen. Hatta artık insanlaşmış bir hayvan bile olabilir. Ne olursa olsun, "o" herhangi biri ya da bir tanıdık değil; o, "biri"dir.
Yıllarını birlikte geçirir emek verirsin ona, karşılığını da görerek; saygı, ilgi, duygu paylaşırsın. Artık senin bir parçan olmuştur o, vazgeçilmezindir; onsuz olamayacağını, varlığını sürdüremeyeceğini düşünürsün. Yaşadığın herşeyde, atacağın her adımda onu düşünür, her türlü planına onu da dahil edersin. Edersin, çünkü o senin hayatında artık iyice belirgin bir yere sahiptir ve onsuz kendini yarım hissedersin...
O artık sen olur, onsuz artık eksiksindir. Uzaksan aklın ondadır, arayıp sesini duymak istersin, açıp resmine bakarsın sık sık... Sürekli onu anmak, ondan konuşmak istersin... Sensiz ne yapmaktadır, bulunduğu yer sıcak, rahat ve sığabileceği kadar geniş midir diye düşünürsün... Kavuşmak ise yüzüne kocaman gülücükler oluşturan bir törendir, sen yine tam hissedersin kendini...
Sonsuza kadar sürmez bu durum, bir gün en büyük kabusun gerçek olur. Kişisel bir seçim, anlamsız bir kavga, yolun bitmesi ya da ölüm girer araya; kaçınılmaz son...
"O", artık yoktur hayatında...
Bir avuç toprak, bir el sallayış, birkaç kelime ya da birkaç satır ile veda etmek zorunda kalırsın; giden nereye gidiyor olursa olsun. "Hoşçakal" dersin basitçe. Daha fazlası dökülmez avucundan, dudaklarından... Basit, sade bir tek kelime: "Hoşçakal"...
Giden bilemez, bir parçasını beraberinde götürdüğü geride kalanın halini. Artık ne bütünlük kalmıştır, ne eski yaşamın. Nereye gidersen git, ne yaparsan yap farketmeyeceğini anlarsın. Onun yeri doldurulamaz bir hale gelmiştir. Duruma göre ailenin geri kalanına sarılsan, yeni bir sevgili edinsen, yeni bir yoldaş bulsan, yeni bir arkadaşla tanışsan ya da yeni bir hayvan edinsen de farketmez. İçindeki, ona ayrılmış yer tam olarak dolmaz.
Kullanılan o tek basit kelime "hoşçakal" farklı anlamlar yüklenir... Artık hissedilen yalnızlığın adı olmuştur, içeride kalan boşluğun.. Gözlerden dökülen, kontrol edilemeyen yaşlar olur hoşçakal.
Basit bir kelimedir 'hoşçakal', geride kalanın eksik hissetme durumunu ifade eder.
25 Mayıs 2010 Salı
Aşk veda etti

Herkesin, hepimizin peşinde koştuğu o meşhur “aşk” var ya, o aslında bir hayal. Küllerinden doğan bir hayal kuşu gibi de değil üstelik; bir kere veda etti mi tekrar canlanmıyor. Yeni doğmuş bebekler gibi aşk, tüm zamanını ona ilgi göstererek geçiriyorsun; ama bir kez büyümeye başlayınca, kendi yoluna gidiyor.
Aşkı yaşamak, olmayan ülkede yaşamak gibi. Her yanın büyülü, her yanın rengarenk, her şey ‘daha’ geliyor; daha güzel, daha eğlenceli, daha tatlı, daha lezzetli. Bunun büyüsüne kapılıp, yüksek dozda uyuşturucu almış gibi yaşıyorsun aşkı. Aslında neler olduğunu, neler yaptırdığını, ne kadar değiştirdiğini farketmeden yaşıyorsun.
Aşk beslenmek istiyor; her zaman, doymaksızın. Önce kişilerden, önce beyinle başlıyor. Kalbin aşkla her atışında, beyninden bir kaç hücre daha kararıyor. Aşk dışında birşey düşünemez, yapamaz, yaşayamaz hale gelene kadar. Ne kadar mantıklı, zeki, düşünceli biri olsan bile aşk, önce bunları değiştiriyor. Yürek konuşurken, beyin susmak zorunda kalıyor. Yaşamının her noktasını aşk, bencilce yönetiyor. Her şey sadece aşk için oluyor. Sen üç yaşında bir çocuğun zeka seviyesinde, ortalıkta sürükenip duruyorsun; tek istediğin aşkınla olmak. Seni nereye, nerelere sürükleyeceğini bilemiyorsun, bunlar asla gitmeyeceğin yerler olsa bile susuyorsun.
Gözleri yok ki aşkın. Aşkını bile göremiyor. Kendince aşkını hayali olarak biçimlendiriyor ve o hayalin peşinden gidiyor. En güzeli, en çekicisi, en harikası, en en en en olanların hepsi oluyor aşkın. Kusurlarını, çirkinliklerini, hatalarını zaten göremiyor, var olduğunu bile kabul edemiyor. Ne bunları görebiliyor ne de kendine, çevreye, ailene yaptırdıklarını. Bitmeyen iştahıyla aşkına ulaşmak için önüne çıkan engel saydığı herşeyi ezip geçtiriyor. Bu sırada senin aldığın hasarları, senin çevrene verdiklerini hiç görmüyor.
Aşk yalancı da üstelik. Aşkınla olmabilmek için söylediğin bariz yalanlar bir tarafa, aşkı içinde tutabilmek için kendine söylediğin yalanlar başka bir tarafa, aşkın sana içten içe fısıldadıklarından bahsediyorum. Seni körleştiren, sağırlaştıran; seni tüm duyularından sıyırıp donuk, ruhsuz bir beden ya da ipli bir kukla haline getiren yalanlardan... Aşk varken de, yokken de senin kendi içinde bitmeyen fısıltılardan... O fısıltılar ki, sana her şeyi yaptırabilen, senin gönüllü olarak her şeyi yapabilmeni sağlayan...
İranlı bir şair demiş ki: “Aşk’a uçarsan kanadın yanar!”. Mevlana cevap vermiş: “Aşka uçamazsan kanat neye yarar!”... Kanatlar senin, istersen özgür özgür süzülür istediğin yere uçarsın. İstersen güneşe doğru. Ama aşk çekici bir şey, mum alevine uçan pervaneler gibisin; aşkın çekiminden kaçınmak, bunu istememek mümkün değil. İsteyerek uçarsın o alevlere... Yanmış kanatlarınla havada kalıverirsin, hızla yere doğru düşerek. Çırpınışların bir faydası olmaz, düşmeye başlarsın. Kaçınılmaz son gelir ve tüm hızınla yere çakılıverirsin. Yanmış kanatlara, kırılmış kemikler ve parçalanmış organlar eklenir.
Ve işte o gün anlarsın ki, aşk veda etti... Kabullenemezsin önce; tekrar kanatlanmak, ona uçmak istersin. Yanmış kanatlar seni kaldırmaya yetmez, yaralarından akan kanlar ayakta durmana bile engel olur. Çaresizce zamanın geçmesini beklersin. Yaralarının iyileşme hızının ne kadar yavaş olduğuna, aşkınla ilgili minicik bir düşüncede ne kadar hızlı şekilde tekrar tekrar kanadıklarına hayret edersin. Aşkı hayatının her yerine yerleştirmiş olduğun için bu yaraların sayısı onlar, yüzler değil binlerce olur.
Tek tek beklersin yaraların kapanmasını; uzun ve acılı bir dönemdir bu. Kimi zaman kalp yine konuşmaya başlar, yaralarına yenilerini ekler, kimi zaman beyin açık olan bir yarayı kapatır. Kimi zaman aşkın kendisi gibi düşünemez, yaşayamaz olduğun günler olur, kimi zaman tüm yaralarını bir günde kapatabileceğini sanırsın. Ama aşk asla bitmez, yaraları kapansa bile o yaraların izleri asla silinmez; bir gün kanatların geri gelse bile o kanatlar asla bir önceki kadar büyük ve güçlü olmaz.
Bir gün, yaşama tekrar dönebileceğin gün gelir. Yaraların artık yaşamına engel değildir; izleri seni değiştirmiştir ama bu değişiklik hiç bir zaman o aşkı unutturacak kadar kökten olmamıştır. Yeni sen yeni bir aşka hazır olduğunu söyler, artık bittiğini ve ona artık çekilmediğini söyler, onu hayatında artık istemediğini söyler.
Ancak başka bir aşık bunun ne olduğunu anlar; ne kadar sahte, ne kadar gerçek dışı olduğunu. Aşık bilir ki o yaralar hiç kapanmaz aslında, eskisi gibi kanamasa da zaman içinde damla damla akıtır yine kanını. Aradan geçen uzun zamanların hiç bir anlamı yoktur; o aşk senin içinde küçük bir kor bırakmıştır, zaman zaman alevlenen. O kor ki, aşkın kendisi kadar olmasa da yine sevgi, yine bağlılık, yine aidiyet barındırır. Bu duyguları yine yaşamak istersin, itiraf edemesen bile.
Bu andan sonra hayatın sürekli bir döngüye girer: O kor alevlenir kimi zaman, belki karşılaştığında, belki haberini aldığında, eski bir anıda, eski bir mekanda. O anda kalp tekrar konuşmaya başlar, beynin istemese de. Yine duygu cümleleri haykırır sana, kimi zaman aşkın kendisi ile özdeş, kimi zaman aşkın tam tersi kelimelerle. Susturmaya çalışırsın olmaz, duymamaya çalışırsın yine olmaz. En iyi durumda sesini kısabilirsin kalbin ama yine geriden geriye kısık sesle fısıldar sana küstahça: “Aşk veda etti, geriye kalan en azından arkadaşlık olsun”.
4 Mart 2010 Perşembe
My Own Bliss

Birkaç gündür kendimi rahat hissediyorum... Ne depresyonun getirdiği gerginlik, ne de yalnızlığın verdiği acı kaldı... Garip bir huzur hissediyorum..
Nasıl mı oldu bu?
Sürekli şikayet ettiğim şeylerin hayatımda 'normal' şeyler olduğu kafama dank ettiği ve bunları değiştiremeyeceğimi kabul ettiğim an, bu garip huzura erdim... Artık ne şikayet kaldı, ne acı...
Kolay olmadı, istemli de gerçekleşmedi.. Patlayacağım ana kadar geldim ve patladım, darmadağın oldum... Sonrası, huzur...
Tavsiye eder miyim? Hayır.. Patlayana kadar geçen süreç hiç de kolay ve rahat değil, kimsenin yaşamasını / tekrar yaşamayı istemem... Alternatifim olmuş olsaydı, yaşamamayı tercih ederdim...
Aklıma bir söz geldi, kimin söylediğini hatırlamıyorum:
"Kaybedecek hiç bir şeyi kalmayan biri, dünyanın en özgür insanıdır"...
Sanırım bir açıdan, ben de artık özgürüm...
Not: Yukarıdaki manzara Ankara, Eryaman, Göksu Park civarından... Görünce Windows XP duvarkağıdı "bliss" geldi aklıma... Yazının içeriğine uyduğunu düşünüp sizle paylaşayım dedim..
14 Ocak 2010 Perşembe
Haber

Daha önce buraya yazmadığım bir haberim var...
Bir süredir üzerinde çalıştığım (hatta aylarca geciktirdiğim) bir kitap projesi vardı. Sonunda "tamam işte bu" diyebildiğim bir noktaya geldi ve ben yazdıklarımı yayıncıma gönderdim.
Şu an süreç nasıl işleyecek, ne zaman elimde tutabileceğim, isteyen nasıl erişecek bilmiyorum. Bekleyip birlikte göreceğiz. Aslında görülecek çok bir şey de yok; küçük ve ince bir kitap olacak. Yine de benim için büyük bir başlangıç sayılabilir.
"Gün boyunca kalabalık içerisinde kendini sosyal sanıp da, gece çöküp evine döndüğünde kendisi ile başbaşa kalan birinin düşüncelerini içeren denemelerden oluşan bir kitap" diye tanımlayabilirim.
Cinsiyetsiz bir kitap, yazılanlar her iki cinsiyete de uygun. Çeşitli konularda yazılmış diyemeyeceğim. Biraz aşk var içerisinde, biraz depresyon ve bol miktarda yalnızlık. Bir de yarı gerçek, yarı hayal bir hikaye...
Umarım iyi olur... Gelişmeleri buraya yazarım.
Ek: Bu yazıya koyduğum resim ne alaka diye düşünebilirsiniz. Bir yerlerden bulduğum, hoşuma gidip kaydettiğim bir resim işte... Çok bir anlam aramayın...
23 Kasım 2009 Pazartesi
Biliyorsun, Değil Mi?
Seni sevdiğimi biliyorsun, değil mi? Bunu sana henüz kelimelere dökerek söylememiş olsam da; bazı şeylerde söze gerek olmadığını, yaşanması ve yaşatılması gerektiğini biliyoruz ikimiz de.
Vücudunun her köşesini, her kasını, her noktasını, her yuvarlak kıvrımı artık ezberledim. Otururken, kalkarken, yürürken, konuşurken nerede hangi kıvrım oluşuyor, nerede hangi kas hareket ediyor biliyorum artık. İfade etmemiş olsan da, senin sandığının aksine cinsel arzudan değil bu; sana bakmak senin her parçanı izlemek hoşuma gittiği için...
Sen göremiyorsun ama güneşin sayısız damlacığa dönüştüğü gözbebeklerin var. Işığın dibe ulaşmayı başardığı derin denizlerde, dipte kıpırdayan altın ışıltılı kayalar gibi. Kimi zaman ışıltılar kora dönüşüyor, alev alev yakıyor kimi zaman bir yaz yağmuru gibi serinletip, okşuyor bedenimi. Hele de keyfin yerindeyse, hele o yakıcı alevleri söndürmüşsen, bir yaz gecesi beklenmedik bir yakamozu seyretmek kadar keyifli bir manzara oluşturuyor gözlerin.
Aynı gözler, fiziksel ya da duygusal hislerinin de aynası. Yorgun musun, hasta mısın, canın mı sıkkın, üzgün müsün, iyi bir haber mi aldın, yemek hoşuna mı gitti; ağzın tersini söylese de gerçeği bana gösteriyorlar. Kısıldılar mı, hemen uzaklaş; kocaman açıldılar mı, dikkat et; kenarları gerilmeye mi başladı, hemen konuyu değiştir. Tamamen kapandılar mı, ya uyuyorsun ya da o içten, derin kahkahalarından birini patlattın. Dedikleri gibi, gözler yalan söylemiyor.
Yüzündeki tek doğrucu gözlerin değil. O saklamaya çalıştığın ifadelerinin altında kıvranan küçük çizgiler yok mu, işte onlar gözlerini göremediğimde bana yardımcı oluyorlar. Küçücük burnunun etrafındaki çizgiler, altın gözlerinin bitişindeki çizgiler, kalkan kaşlarının üzerinde oluşan yaylar ve çenenin duruşu; sen dudak etrafındaki çizgileri ne kadar kontrol etmeye çalışsan da herşeyini ortaya döküyorlar.
Seninleyken bütün zamanımı bunları izleyerek geçirdiğimi biliyorsun değil mi? Aslında cevabın evet olduğunu da biliyorum, seni izlemenin bana ne kadar zevk verdiğini bildiğini de biliyorum. Birlikteyken beni konuşturmak için açtığın onca konunun yanında benim susup, sana çaktırmadığımı sanarak, sürekli seni izlediğimin farkında olduğunu da biliyorum; kimi günler, hiç bir şey söylemeden sadece yanımda oturup seni izlememe izin verdiğini de.
Aynı şarkıyı kaç kere dinleyebilirsin, aynı filmi kaç kere izleyebilirsin, aynı kitabı kaç kere okuyabilirsin diye sordum kendi kendime; her notayı, her kareyi, her kelimeyi ezberlersin sonuçta, tekrar edile edile anlamsızlaşır, değersizleşir. Her şeyi kanıksar, içine sindirirsin, ta ki onlar senin bir parçan haline gelene kadar. Böylece sürekli yanında taşırsın, zaman içerisinde sana ait olurlar, ve sen onlara verdiğin değeri kendine verdiğin değere getirirsin. Benim durumumda bu değer oldukça düşük olduğu için senin eskiyeceğini, özelliğini ve değerini kaybedeceğini düşünüyordum; geçmişte hep böyle olmuştu, sende de farklı olamazdı. Ama farkettim ki, seninleyken hiç bir nota, hiç bir kare, hiç bir kelime anlamını yitirmedi benim için, hiç değerinden kaybetmedi. Ben hiç bıkmadım içinde sen olan herşeyden; bunca zaman bıkmadıktan sonra bıkacağım da yok.
Karşılıklı olarak küçük hareketlerimizle birbirimizi iterken, ne olursa olsun sana çekildiğimi hissettim hep. Ne olursa olsun seni çözmeyi kendime görev edindim. Senin bir parçan olmayı, sana ait bir şey olmayı istedim hep. Kendime orada bir yer aradım, kendini kapattığın çevrede, senin bana çizdiğin küçücük bir alan içinde. Hep o çizgiyi ilerletmeye çalıştım ama sen daha güçlüydün hep, ya da ben sana karşı hep zayıftım. Hep bir fırsat aradım, hep sana güçlü olabileceğim bir yön aradım. Hep bir şans aradım...
Bana vaktiyle verdiğin tek şansı yanlış diyemesem de, senin istediğin şekilde kullanamadığımı da biliyorum. Tazeydik henüz, bugünkü gibi okuyamıyordum seni. Sen de herzaman yaptığın küçük oyunlarından birindeydin. Belki ben seni çok zorladım, belki çok az zorladım bilemiyorum ama yaptığım birşeyler yanlış oldu ki, bana aynı şekilde ikinci bir şans vermedin. Yine de benden uzak tutmadın kendini, hayır sözü kolay kolay çıkmadı senden. Senden bir hayır cevabı alamamam, senin hayır diyememenmi desem yoksa cevabının aslında evet olduğu ve bunun için belki doğru zamanı, belki doğru ortamı, belki başka bir şey beklediğinden mi. Bunu ne kadar uğraşsam da çözemedim ve sonunda anladım ki, yapabileceğim üç şey kaldı: Beklemek, beklemek, beklemek.
Bekliyorum; benim için fiziksel bir yüke dönüşen sana ait duyguları sırtımdan artık indirmen için.
Bekliyorum; sözlere dökülmesine gerek olmasa da senin de beni, benim seni sevdiğim gibi sevdiğini hissetmek için.
Bekliyorum; beni senin, seni benim yapman için.
Not: Yeni bir yazım değil, geçmiş günler anısına buraya alınmıştır. Devamı gelecek...
Vücudunun her köşesini, her kasını, her noktasını, her yuvarlak kıvrımı artık ezberledim. Otururken, kalkarken, yürürken, konuşurken nerede hangi kıvrım oluşuyor, nerede hangi kas hareket ediyor biliyorum artık. İfade etmemiş olsan da, senin sandığının aksine cinsel arzudan değil bu; sana bakmak senin her parçanı izlemek hoşuma gittiği için...
Sen göremiyorsun ama güneşin sayısız damlacığa dönüştüğü gözbebeklerin var. Işığın dibe ulaşmayı başardığı derin denizlerde, dipte kıpırdayan altın ışıltılı kayalar gibi. Kimi zaman ışıltılar kora dönüşüyor, alev alev yakıyor kimi zaman bir yaz yağmuru gibi serinletip, okşuyor bedenimi. Hele de keyfin yerindeyse, hele o yakıcı alevleri söndürmüşsen, bir yaz gecesi beklenmedik bir yakamozu seyretmek kadar keyifli bir manzara oluşturuyor gözlerin.
Aynı gözler, fiziksel ya da duygusal hislerinin de aynası. Yorgun musun, hasta mısın, canın mı sıkkın, üzgün müsün, iyi bir haber mi aldın, yemek hoşuna mı gitti; ağzın tersini söylese de gerçeği bana gösteriyorlar. Kısıldılar mı, hemen uzaklaş; kocaman açıldılar mı, dikkat et; kenarları gerilmeye mi başladı, hemen konuyu değiştir. Tamamen kapandılar mı, ya uyuyorsun ya da o içten, derin kahkahalarından birini patlattın. Dedikleri gibi, gözler yalan söylemiyor.
Yüzündeki tek doğrucu gözlerin değil. O saklamaya çalıştığın ifadelerinin altında kıvranan küçük çizgiler yok mu, işte onlar gözlerini göremediğimde bana yardımcı oluyorlar. Küçücük burnunun etrafındaki çizgiler, altın gözlerinin bitişindeki çizgiler, kalkan kaşlarının üzerinde oluşan yaylar ve çenenin duruşu; sen dudak etrafındaki çizgileri ne kadar kontrol etmeye çalışsan da herşeyini ortaya döküyorlar.
Seninleyken bütün zamanımı bunları izleyerek geçirdiğimi biliyorsun değil mi? Aslında cevabın evet olduğunu da biliyorum, seni izlemenin bana ne kadar zevk verdiğini bildiğini de biliyorum. Birlikteyken beni konuşturmak için açtığın onca konunun yanında benim susup, sana çaktırmadığımı sanarak, sürekli seni izlediğimin farkında olduğunu da biliyorum; kimi günler, hiç bir şey söylemeden sadece yanımda oturup seni izlememe izin verdiğini de.
Aynı şarkıyı kaç kere dinleyebilirsin, aynı filmi kaç kere izleyebilirsin, aynı kitabı kaç kere okuyabilirsin diye sordum kendi kendime; her notayı, her kareyi, her kelimeyi ezberlersin sonuçta, tekrar edile edile anlamsızlaşır, değersizleşir. Her şeyi kanıksar, içine sindirirsin, ta ki onlar senin bir parçan haline gelene kadar. Böylece sürekli yanında taşırsın, zaman içerisinde sana ait olurlar, ve sen onlara verdiğin değeri kendine verdiğin değere getirirsin. Benim durumumda bu değer oldukça düşük olduğu için senin eskiyeceğini, özelliğini ve değerini kaybedeceğini düşünüyordum; geçmişte hep böyle olmuştu, sende de farklı olamazdı. Ama farkettim ki, seninleyken hiç bir nota, hiç bir kare, hiç bir kelime anlamını yitirmedi benim için, hiç değerinden kaybetmedi. Ben hiç bıkmadım içinde sen olan herşeyden; bunca zaman bıkmadıktan sonra bıkacağım da yok.
Karşılıklı olarak küçük hareketlerimizle birbirimizi iterken, ne olursa olsun sana çekildiğimi hissettim hep. Ne olursa olsun seni çözmeyi kendime görev edindim. Senin bir parçan olmayı, sana ait bir şey olmayı istedim hep. Kendime orada bir yer aradım, kendini kapattığın çevrede, senin bana çizdiğin küçücük bir alan içinde. Hep o çizgiyi ilerletmeye çalıştım ama sen daha güçlüydün hep, ya da ben sana karşı hep zayıftım. Hep bir fırsat aradım, hep sana güçlü olabileceğim bir yön aradım. Hep bir şans aradım...
Bana vaktiyle verdiğin tek şansı yanlış diyemesem de, senin istediğin şekilde kullanamadığımı da biliyorum. Tazeydik henüz, bugünkü gibi okuyamıyordum seni. Sen de herzaman yaptığın küçük oyunlarından birindeydin. Belki ben seni çok zorladım, belki çok az zorladım bilemiyorum ama yaptığım birşeyler yanlış oldu ki, bana aynı şekilde ikinci bir şans vermedin. Yine de benden uzak tutmadın kendini, hayır sözü kolay kolay çıkmadı senden. Senden bir hayır cevabı alamamam, senin hayır diyememenmi desem yoksa cevabının aslında evet olduğu ve bunun için belki doğru zamanı, belki doğru ortamı, belki başka bir şey beklediğinden mi. Bunu ne kadar uğraşsam da çözemedim ve sonunda anladım ki, yapabileceğim üç şey kaldı: Beklemek, beklemek, beklemek.
Bekliyorum; benim için fiziksel bir yüke dönüşen sana ait duyguları sırtımdan artık indirmen için.
Bekliyorum; sözlere dökülmesine gerek olmasa da senin de beni, benim seni sevdiğim gibi sevdiğini hissetmek için.
Bekliyorum; beni senin, seni benim yapman için.
Not: Yeni bir yazım değil, geçmiş günler anısına buraya alınmıştır. Devamı gelecek...
24 Şubat 2009 Salı
26 Ocak 2009 Pazartesi
Birini Sevmek Güzel-di....
Güzeldi...
Birini sevmek hayata bağlıyormuş insanı; bir karşılık, bir beklenti olmasa da/olmayacağını bilsen de, salt kendin için yaptığın şeyler ayakta kalmana yardımcı oluyormuş. Onu görmek, onunla konuşmak, onu duymak, ona dokunmak, onu koklamak, kısaca onu hissetmek için yaratmaya çalıştığın bahaneler, o bahaneleri kullanırken duyduğun heyecan, onunlayken hissettiğin huzur hayatın ta kendisiymiş, o hayata katıldığın anlarmış bunlar.
Gücünü, neşeni, sabrını ondan alıyormuşsun. Zor anında onu düşünmen; belki bir gülüşünü, bir bakışını ya da sesinin bir tonunu, sana ihtiyacın olan gücü veriyormuş.. Yakınındaysa hele, daha iyiymiş; hayaline gerek kalmadan kendisini görmen yetiyormuş, Dünyayı oynatabileceğini hissediyormuşsun... Sıkıntılı anında bir bahane bulup onu aradığında neşen yerine geliyormuş.. Bahaneye gerek yoksa hele, daha iyiymiş; sesini, bir hecesini duyman yetiyormuş suratına kocaman bir gülücüğün oturması için... Bekletmeleri koymuyormuş, sonuçta geleceğini bildiğin sürece. Sabrı öğretiyormuş sana.. Gelenin değeri o bütün sabrına değiyormuş... Bekletmiyorsa ya da beklemediğin anda geliyorsa çok daha iyiymiş; varlığı, sabırın getirdiği acıyı anında yok ediyormuş. Hayatın her anının yaşanılması gerektiğini hissediyormuşsun...
Senin bu hissettiklerini o hissetmiyor olsa bile iyiymiş.. Senin için hayat bahanesi oluyormuş, tutunacak dalın, basacak zeminin, erişilecek uzaktaki ışığın oluyormuş. Sana anlammış, amaçmış, araçmış, yöntemmiş.... herşeymiş...
O da bu hissettiklerini hissediyorsa.................
Birini sevmek hayata bağlıyormuş insanı; bir karşılık, bir beklenti olmasa da/olmayacağını bilsen de, salt kendin için yaptığın şeyler ayakta kalmana yardımcı oluyormuş. Onu görmek, onunla konuşmak, onu duymak, ona dokunmak, onu koklamak, kısaca onu hissetmek için yaratmaya çalıştığın bahaneler, o bahaneleri kullanırken duyduğun heyecan, onunlayken hissettiğin huzur hayatın ta kendisiymiş, o hayata katıldığın anlarmış bunlar.
Gücünü, neşeni, sabrını ondan alıyormuşsun. Zor anında onu düşünmen; belki bir gülüşünü, bir bakışını ya da sesinin bir tonunu, sana ihtiyacın olan gücü veriyormuş.. Yakınındaysa hele, daha iyiymiş; hayaline gerek kalmadan kendisini görmen yetiyormuş, Dünyayı oynatabileceğini hissediyormuşsun... Sıkıntılı anında bir bahane bulup onu aradığında neşen yerine geliyormuş.. Bahaneye gerek yoksa hele, daha iyiymiş; sesini, bir hecesini duyman yetiyormuş suratına kocaman bir gülücüğün oturması için... Bekletmeleri koymuyormuş, sonuçta geleceğini bildiğin sürece. Sabrı öğretiyormuş sana.. Gelenin değeri o bütün sabrına değiyormuş... Bekletmiyorsa ya da beklemediğin anda geliyorsa çok daha iyiymiş; varlığı, sabırın getirdiği acıyı anında yok ediyormuş. Hayatın her anının yaşanılması gerektiğini hissediyormuşsun...
Senin bu hissettiklerini o hissetmiyor olsa bile iyiymiş.. Senin için hayat bahanesi oluyormuş, tutunacak dalın, basacak zeminin, erişilecek uzaktaki ışığın oluyormuş. Sana anlammış, amaçmış, araçmış, yöntemmiş.... herşeymiş...
O da bu hissettiklerini hissediyorsa.................
Bir Avuç Dünya

Bir süredir hayatımın ne kadar basit olduğunu, ne kadar küçük bir dünyada yaşadığımı düşünüyordum. Flickr'da bu resmi görünce bir kez daha aklıma geldi...
Ev, iş, evde iş, Kostak, filmler/diziler, haftada bir anne ziyareti.. Bütün hayatım bu... Bütün dünyam bir avuç içine sığacak boyutta... Gittiğim mekanlar hep aynı, yaptığım şeyler de... Görüşmelerim iyice azaldı, görüşecek kişiler de... Yeniliğe açık olmadığımdan değil, ya yeniler beni kaldıramadığından/istemediğinde ya da... sadece depresif bir bezginlikten..
İşin kötü yanı, eskiden de böyleydim galiba ama bir şekilde başa çıkabiliyordum. Sonra yaşamın bir yerinde sürüklenirken nasıl başa çıkabildiğimi unuttum. Ne kadar uğraşsam da hatırlayamıyorum... Sonuçta, aynı hayatı otomatik bir şekilde yaşayıp, kendi kendime sonlandıramadığım için, bitmesini bekliyorum.
Uyan, kahve iç, emaillere bak, yeni inenlere bak, yeni çıkanlara bak, gazetelere bak, öylesine oku çoğunu, işe git, çalış, çalış, yemek ye, çalış, çalış, çalış, çalış, eve dön, emaillere bak, yeni inenlere bak, yeni çıkanlara bak, MSN aç, mesaj yazanlara öylesine cevap ver, kucağındaki Kostak'ı sev, aklına gelirse yemek ye, çalış, bir şey izle, çalış, Kostak'a sarılıp yat....
Değişiklik hiç yok mu, derseniz.. Gerçekten yok.. Değişen şeyler yaptığım iş ya da depresyona yenilmemek için kendime edindiğim yapay işler, inen filmler ya da yeni çıkanlar. Onlar dışında bin yılda bir olan diğer değişikliklere dört elle sarılıp boğana kadar uğraşıp, onu da yok ediyorum. Boğduğumu farketmem ancak iş işten geçince oluyor. Sonuçta, sayemde, elimde kalan yine aynı bitmesini beklediğim hayat, seyretmediğim filmler, okşamaktan bıkamayacağım vefalı Kostak'ım ve yalnızlık oluyor.
Artık adam olmayacağım sanırım.. O hayali tek başıma gerçekleştirip, kendimi salt yalnızlığa mahkum edecek olsam bile, o sevdiğim yere göçmeliyim... Yalnızlık açısından değişen pek bir şey olmayacak... Elim de, evim de boş, ben bomboşken başka bir beklentim yok, ne yazık. Beklediğim son geldiğinde, en azından, sevdiğim bir yerde olurum/ölürüm diye düşünüyorum.
25 Ağustos 2008 Pazartesi
Bu ne beee - 2
Ceplerimin boşaldığını bildiğinden, rüzgar esmiyor artık ellerime. O da biliyor artık bende ne can kalmış ne cana dair bir umut. Gözlerimi kapatıp, o bir türlü doğmayan ve belli ki doğmayacak ışığa veda ediyorum. Ne yol kalıyor, ne yolun karşısı, ne uzaklar.
Kollarımla boşluğu sarıp tenimi gelmeyen sabahın gecesine bırakıyorum sessizce. Hissediyorum ki gece sinsice sokuluyor, örtüyor, kapatıyor; yeni bir ten oluşturuyor bedenime. Sakince karşılıyorum geceyi.
Geriye benden ne kalacağını bilmesem de, aklımın gerisinden duyulmaya başlayan gecenin anlatılmaktan eskimiş hikayelerine teslim ediyorum kendimi...
Karşı koymadan...
Kıpırtısızca...
Ve zaman tükeniyor...
Ek: Yiğenimin düğününde, yine cep telefonu ile bu kez kendime göndererek yazdım. İnsanlar orada eğlenirken ben bir köşede bununla uğraştım, sonra da bunu da geceye bağladım ya, aferin bana. İyi halt...
Ek2: İlk bölüm ile arasında kopukluk oldu, bi ara gaza gelirsem o boşluğu doldurayım.
Kollarımla boşluğu sarıp tenimi gelmeyen sabahın gecesine bırakıyorum sessizce. Hissediyorum ki gece sinsice sokuluyor, örtüyor, kapatıyor; yeni bir ten oluşturuyor bedenime. Sakince karşılıyorum geceyi.
Geriye benden ne kalacağını bilmesem de, aklımın gerisinden duyulmaya başlayan gecenin anlatılmaktan eskimiş hikayelerine teslim ediyorum kendimi...
Karşı koymadan...
Kıpırtısızca...
Ve zaman tükeniyor...
Ek: Yiğenimin düğününde, yine cep telefonu ile bu kez kendime göndererek yazdım. İnsanlar orada eğlenirken ben bir köşede bununla uğraştım, sonra da bunu da geceye bağladım ya, aferin bana. İyi halt...
Ek2: İlk bölüm ile arasında kopukluk oldu, bi ara gaza gelirsem o boşluğu doldurayım.
23 Mayıs 2008 Cuma
15 Mayıs 2008 Perşembe
mor+
31 Aralık 2007 Pazartesi
Bitmiyo...
Hayatımın en kötü yıllarından birinin, hatta en kötüsünün son günü... Bitmesine 12 saatten az bir zaman kaldı ama bitmiyor bir türlü a.q. Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere uzamış sanki.
Hoş, bitse ne olacak? Yarın sihirli değnek değmiş olarak uyanacak mıyım? Problemlerimi çözecek peri gelmiş mi olacak? Noel baba kombi bacamdan içeri girip bi paket huzur mu bırakacak ağacımın altına? Büyük ihtimalle sarhoş bir şekilde sızdığım köşeden (yatak diyemiyorum) abuk bi saatte uyandığımda yanı başımda ışıltılar saçan, ulu "sorun çözüm tanrısı" mı olacak? Hepsinden geçelim, güneş ışığı altında parıldayan göz kamaştıran bir kar tarlasına uyanıp kendimi iyi mi hissedeceğim?
Tabii ki hayır.
Ama yine de; gidişini uzun, sıcak ve kokulu bir banyo ile kutlayacağım şu 2007 bir an önce bitsin istiyorum.
11 saat 47 dakika kaldı.
Hoş, bitse ne olacak? Yarın sihirli değnek değmiş olarak uyanacak mıyım? Problemlerimi çözecek peri gelmiş mi olacak? Noel baba kombi bacamdan içeri girip bi paket huzur mu bırakacak ağacımın altına? Büyük ihtimalle sarhoş bir şekilde sızdığım köşeden (yatak diyemiyorum) abuk bi saatte uyandığımda yanı başımda ışıltılar saçan, ulu "sorun çözüm tanrısı" mı olacak? Hepsinden geçelim, güneş ışığı altında parıldayan göz kamaştıran bir kar tarlasına uyanıp kendimi iyi mi hissedeceğim?
Tabii ki hayır.
Ama yine de; gidişini uzun, sıcak ve kokulu bir banyo ile kutlayacağım şu 2007 bir an önce bitsin istiyorum.
11 saat 47 dakika kaldı.
1 Aralık 2007 Cumartesi
Çöp

Email kutuma eski bir mesaj düşmüş, "dikkat yazılı var" kitabından alıntılar. Bir cümleye takıldım "sakla samani gelir zamanı"; unutmuşum ne anlama geldiğini, oturdum ve düşündüm, güldüm sonra kendi kendime...
Odamda bekleyen koli kutuları geldi aklıma, annemin kıyameti koparta koparta depoya kaldırdığı diğer kutular da.. Kitaplarımın önünde süs niyetine duran oyuncaklar, kütüphanenin arkasında rulo halindeki afişler, posterler, baskılar... Ağzına kadar dolu çekmecelerim, komedi filmlerindeki gibi tıka basa dolu dolabım...
Atmaya kesinlikle kıyamadığım, ama çöp izlenimini de yaratan binlerce şey... Kimisinin bir anısı var, kimisi bir gün gerekli olur, kimisi ise sadece hoşuma gittiği için... Binlerce görüntü üşüştü kafama... Kişisel değer verdiğim şeyler, zamanı, geçmiş günleri hatırlatan şeyler, belki masumiyeti, belki yaşayamadıklarımı hatırlatan... Kimisi hoş, güzel şeyler olsa bile bir çoğunun aslında sadece hüzün ile ilgili olduğunu anladım... Burkuldum biraz... Çok sevdiğim bir dostumun minik bir karalaması - çoktan kopmuş gitmişiz ama yüreğimin bir parçasını beraberinde götürmüş demek, lisede yatılı okurken kullandığım yemekhane kartım - tanrım ne kötü günlerdi onlar, yemekler iğrençti üstelik, zor günler geçirdiğim İzmir'den bir sinema bileti, uğruna canımı verebileceğim ama ailesi ile geçinemediğim için uzaklaşmak durumunda kaldığım en küçük yeğenimin sünnetinden kalma bir süs, eski aşklardan kalma anılar, ve dahası... Eski günleri, eski yaşamları, eski duyguları hatırlatan bir yığın eski şey işte...
Unutmak istediğim şeyleri bile sakladığımı hatırladım .. Unutmak istemiyormuşum demek ki ..
Atsan, atamazsın; satsan alan olmaz; "anılarımı satmak istiyorum" diye bir ilan ya da "satılık geçmiş"... "Dünümü satmak istiyorum size; çünkü atamıyorum, çünkü değer veriyorum; siz alır miydiniz?" - bakıma muhtaç ama doğan yavru sayısı nedeni ile bakılamayan, dışarı verilmeye çalışılan yavru kediler gibi - "ama aynı değeri sizin de vermeniz gerekir"... "Beni ben yapan şeyleri satıyorum, alır mıydınız?"... Kendimi satıyorum, özümü.....
"Sevginin kurgusu, sözcükleri, yazılması, konuşulması değil; yaşanması gerek" gibi bir laf etmiş Bilge Karasu; yaşanmalı ki çıksın şu anın tadı... O tatlar geçmişi oluştursun, geleceğe izlerini bıraksın... Geçmişim diyorum ve aklıma geliyor; "sevgi" imiş demek ki o başkalarına "çöp" yığını gibi görünen; ardımda bıraktığım her şeye duyduğum sevgi... Beni ben yapan her şeye... Acıyı da hüznü de nefreti de içeren yaşadığım binlerce duyguya...
Birkaç kutu dolusu çöp, birkaç rulo kağıt, birkaç kırık dökük oyuncak parçası ... Geçmişimmiş onlar benim...
Beni oluşturan şeylermiş...
Benmişim...
Odamda bekleyen koli kutuları geldi aklıma, annemin kıyameti koparta koparta depoya kaldırdığı diğer kutular da.. Kitaplarımın önünde süs niyetine duran oyuncaklar, kütüphanenin arkasında rulo halindeki afişler, posterler, baskılar... Ağzına kadar dolu çekmecelerim, komedi filmlerindeki gibi tıka basa dolu dolabım...
Atmaya kesinlikle kıyamadığım, ama çöp izlenimini de yaratan binlerce şey... Kimisinin bir anısı var, kimisi bir gün gerekli olur, kimisi ise sadece hoşuma gittiği için... Binlerce görüntü üşüştü kafama... Kişisel değer verdiğim şeyler, zamanı, geçmiş günleri hatırlatan şeyler, belki masumiyeti, belki yaşayamadıklarımı hatırlatan... Kimisi hoş, güzel şeyler olsa bile bir çoğunun aslında sadece hüzün ile ilgili olduğunu anladım... Burkuldum biraz... Çok sevdiğim bir dostumun minik bir karalaması - çoktan kopmuş gitmişiz ama yüreğimin bir parçasını beraberinde götürmüş demek, lisede yatılı okurken kullandığım yemekhane kartım - tanrım ne kötü günlerdi onlar, yemekler iğrençti üstelik, zor günler geçirdiğim İzmir'den bir sinema bileti, uğruna canımı verebileceğim ama ailesi ile geçinemediğim için uzaklaşmak durumunda kaldığım en küçük yeğenimin sünnetinden kalma bir süs, eski aşklardan kalma anılar, ve dahası... Eski günleri, eski yaşamları, eski duyguları hatırlatan bir yığın eski şey işte...
Unutmak istediğim şeyleri bile sakladığımı hatırladım .. Unutmak istemiyormuşum demek ki ..
Atsan, atamazsın; satsan alan olmaz; "anılarımı satmak istiyorum" diye bir ilan ya da "satılık geçmiş"... "Dünümü satmak istiyorum size; çünkü atamıyorum, çünkü değer veriyorum; siz alır miydiniz?" - bakıma muhtaç ama doğan yavru sayısı nedeni ile bakılamayan, dışarı verilmeye çalışılan yavru kediler gibi - "ama aynı değeri sizin de vermeniz gerekir"... "Beni ben yapan şeyleri satıyorum, alır mıydınız?"... Kendimi satıyorum, özümü.....
"Sevginin kurgusu, sözcükleri, yazılması, konuşulması değil; yaşanması gerek" gibi bir laf etmiş Bilge Karasu; yaşanmalı ki çıksın şu anın tadı... O tatlar geçmişi oluştursun, geleceğe izlerini bıraksın... Geçmişim diyorum ve aklıma geliyor; "sevgi" imiş demek ki o başkalarına "çöp" yığını gibi görünen; ardımda bıraktığım her şeye duyduğum sevgi... Beni ben yapan her şeye... Acıyı da hüznü de nefreti de içeren yaşadığım binlerce duyguya...
Birkaç kutu dolusu çöp, birkaç rulo kağıt, birkaç kırık dökük oyuncak parçası ... Geçmişimmiş onlar benim...
Beni oluşturan şeylermiş...
Benmişim...
Ek:
Aslında bu, eski bir yazım, yeni yazdığım bir yazı ile ilintili olduğu için buraya alma ihtiyacı hissettim...
2 Kasım 2007 Cuma
10 Ekim 2007 Çarşamba
Yalnızlık Üzerine
Yalnızlığı seviyorum, tek başıma rahatım ben, ne hesap soranım var ne karışanım, her işimi kendim yapıyorum, rahatım, rahatım, rahatım... Gerçekten öyle mi acaba? Yoksa, kimsenin itiraf etmeye yanaşmadığı iki ucu boklu bir değnek mi bu yalnız yaşamak denen şey.
İstediğiniz zaman eve gelip, istediğiniz zaman yemek yiyip, istediğiniz zaman uyumak... Yatağı, mutfağı dağınık bırakıp çıkabilmek, eve döndüğünüzde kimsenin dırdırını çekmemek... Eve sarhoş geldiğinde istediğin yerde sızıp kalmak, istediğin yere kusmak, istediğin zaman eve birini atabilmek...
Karışanın olmaması, istediğin gibi hareket etmek, istediğin yere oturup istediğin yerde uyuyabilmek... İstediğin kıyafetle, hatta çıplak dolaşabilmek; kirli, yırtık ama rahat dediğin şeyleri üzerinden çıkarmamak. Tüm evi yatak odası, yemek odası ya da çalışma odası şeklinde kullanabilmek.. Diğer yandan; evin tüm işleri ile ilgilenmek, yemek yapmak, bulaşık, çamaşır, temizlik yapmak, hastalığı tek başına atlatmaya çalışmak...
Eve istediğin saatte gelmek... Kapıyı kendin açmak... Üstünü başını çıkartıp, uygun gördüğün ilk yere fırlatmak... Çamaşır yıkamaya mecbur olduğunda evin her köşesini iki kere dolanmak, çoğu zaman bir çorap çiftini, bulamadığın için, ayrı ayrı yıkamak... Yemek yapmamak için dışardan paket siparişi vermek, bulaşıklarını istediğin yere bırakmak... Gecenin bir saati acıktığında, buzdolabını bomboş bulmak...
Yatağın istediğin tarafında, hatta çarpraz olarak yatabilmek... Tükenen benliğin ve öz saygını sağlayabilmek için uzun depresyonlarda uykusuz geceler geçirmek... Kanepede, tv karşısında uyuya kalıp, sabah haberleri sırasında anlamsız rüyalar görerek uyanmak... Sırf ses olsun diye hiç takip etmediğin sohbet dolu tv kanallarından birini açıp, sesini yükseltmek...
Eve istediğin zaman tek gecelik bir ilişki için birini atabilmek... Seviştikten sonra, bir an önce gitmesi için dua etmek... Arkasından bıraktıklarını toplamak.. Kirlettiğini hissettiğin bedenini temizlemek için uzun banyolar yapmak... Sonra dolu, anlamlı bir şey yaşayamadığın için hiç bir şey yaşamamaya karar verip, arayan eskimiş tek gecelik sevgililerinin telefonlarına cevap vermemek ama çoktan arkadaş çevrenizde 'hovarda/orospu' damgası yemiş olmak, hatta bazılarının sevgililerini sizden saklaması...
Arkadaşlarının istediğin saatte gelip, isterlerse gece kalabilmeleri, sabaha kadar istediğin konuda sohbet edebilmek... Diğer zamanlarda bu arkadaşlardan biri arar diye telefonu sürekli elinde taşımak, zırt pırt birilerini arayarak faturanın ciddi miktarda yükselmesini sağlamak... Çalan kapıya jet hızı ile koşmak, yanlışlıkla gelen biri ile bile ipe sapa gelmez sohbetler etmek...
Ev partileri, arkadaş grubu toplantılarıya da yemekleri için mekan düşünmek zorunda kalmamak; hep birlikte güle oynaya yemek, içmek, oyunlar oynamak... Ev toplantılarınızda insanların tanışıp kaynaşabilecekleri ortamı yaratarak, mutluluklarına katkıda bulunmak... Ve bazılarının evinize "et pazarı" tabelasını yakıştırmaları.
Diğer günler konuşacak, dokunacak biri olabilsin diye bir hayvan istemek, ilgilenemeyeceğinizden korktuğunuz için kendine yetebilen bir hayvan olan kediyi tercih etmek... Sonra da, "kedimi sevmekten bıktım, artık bir sevgiliye ihtiyacım var" cümlesinin kafanızda dönüp durması...
Böyle bir şey işte yalnız yaşamak... İki ucu ile birlikte kabul etmeniz, kabullenmeniz gereken bir şey... Hele belirli yaşa geldikten sonra, vakti ile bir seçim/bir tercih olarak başladığınız bu yalnız hayat; mecburiyet haline dönüştüğünde geri dönülmez yola girmiş bile olabilirsiniz. Aman buna dikkat edin.
Yanınızda "sevgilim / yoldaşım" diyeceğiniz biri yoksa da, çevrenizdeki insanları kağıt mendil gibi tüketmeyin... Bir gün o insanların size, sizin de o insanlara ihtiyacınız olacak.
Ama en iyisi mi, o yalnız yaşamı sizinle paylaşabilecek, sizin gibi yalnız birini bulun... Bu yazdıklarımı yaşamış, yaşayan birini... Sizi en iyi o anlayacak ve sizin değerinizi en iyi o bilecektir. Tabii ki, siz de onun değerini bilmelisiniz; aklınızda tutun ki, aslında hiç bir sorun sizi yalnızlığın yıprattığı kadar yıpratmayacaktır.
İstediğiniz zaman eve gelip, istediğiniz zaman yemek yiyip, istediğiniz zaman uyumak... Yatağı, mutfağı dağınık bırakıp çıkabilmek, eve döndüğünüzde kimsenin dırdırını çekmemek... Eve sarhoş geldiğinde istediğin yerde sızıp kalmak, istediğin yere kusmak, istediğin zaman eve birini atabilmek...
Karışanın olmaması, istediğin gibi hareket etmek, istediğin yere oturup istediğin yerde uyuyabilmek... İstediğin kıyafetle, hatta çıplak dolaşabilmek; kirli, yırtık ama rahat dediğin şeyleri üzerinden çıkarmamak. Tüm evi yatak odası, yemek odası ya da çalışma odası şeklinde kullanabilmek.. Diğer yandan; evin tüm işleri ile ilgilenmek, yemek yapmak, bulaşık, çamaşır, temizlik yapmak, hastalığı tek başına atlatmaya çalışmak...
Eve istediğin saatte gelmek... Kapıyı kendin açmak... Üstünü başını çıkartıp, uygun gördüğün ilk yere fırlatmak... Çamaşır yıkamaya mecbur olduğunda evin her köşesini iki kere dolanmak, çoğu zaman bir çorap çiftini, bulamadığın için, ayrı ayrı yıkamak... Yemek yapmamak için dışardan paket siparişi vermek, bulaşıklarını istediğin yere bırakmak... Gecenin bir saati acıktığında, buzdolabını bomboş bulmak...
Yatağın istediğin tarafında, hatta çarpraz olarak yatabilmek... Tükenen benliğin ve öz saygını sağlayabilmek için uzun depresyonlarda uykusuz geceler geçirmek... Kanepede, tv karşısında uyuya kalıp, sabah haberleri sırasında anlamsız rüyalar görerek uyanmak... Sırf ses olsun diye hiç takip etmediğin sohbet dolu tv kanallarından birini açıp, sesini yükseltmek...
Eve istediğin zaman tek gecelik bir ilişki için birini atabilmek... Seviştikten sonra, bir an önce gitmesi için dua etmek... Arkasından bıraktıklarını toplamak.. Kirlettiğini hissettiğin bedenini temizlemek için uzun banyolar yapmak... Sonra dolu, anlamlı bir şey yaşayamadığın için hiç bir şey yaşamamaya karar verip, arayan eskimiş tek gecelik sevgililerinin telefonlarına cevap vermemek ama çoktan arkadaş çevrenizde 'hovarda/orospu' damgası yemiş olmak, hatta bazılarının sevgililerini sizden saklaması...
Arkadaşlarının istediğin saatte gelip, isterlerse gece kalabilmeleri, sabaha kadar istediğin konuda sohbet edebilmek... Diğer zamanlarda bu arkadaşlardan biri arar diye telefonu sürekli elinde taşımak, zırt pırt birilerini arayarak faturanın ciddi miktarda yükselmesini sağlamak... Çalan kapıya jet hızı ile koşmak, yanlışlıkla gelen biri ile bile ipe sapa gelmez sohbetler etmek...
Ev partileri, arkadaş grubu toplantılarıya da yemekleri için mekan düşünmek zorunda kalmamak; hep birlikte güle oynaya yemek, içmek, oyunlar oynamak... Ev toplantılarınızda insanların tanışıp kaynaşabilecekleri ortamı yaratarak, mutluluklarına katkıda bulunmak... Ve bazılarının evinize "et pazarı" tabelasını yakıştırmaları.
Diğer günler konuşacak, dokunacak biri olabilsin diye bir hayvan istemek, ilgilenemeyeceğinizden korktuğunuz için kendine yetebilen bir hayvan olan kediyi tercih etmek... Sonra da, "kedimi sevmekten bıktım, artık bir sevgiliye ihtiyacım var" cümlesinin kafanızda dönüp durması...
Böyle bir şey işte yalnız yaşamak... İki ucu ile birlikte kabul etmeniz, kabullenmeniz gereken bir şey... Hele belirli yaşa geldikten sonra, vakti ile bir seçim/bir tercih olarak başladığınız bu yalnız hayat; mecburiyet haline dönüştüğünde geri dönülmez yola girmiş bile olabilirsiniz. Aman buna dikkat edin.
Yanınızda "sevgilim / yoldaşım" diyeceğiniz biri yoksa da, çevrenizdeki insanları kağıt mendil gibi tüketmeyin... Bir gün o insanların size, sizin de o insanlara ihtiyacınız olacak.
Ama en iyisi mi, o yalnız yaşamı sizinle paylaşabilecek, sizin gibi yalnız birini bulun... Bu yazdıklarımı yaşamış, yaşayan birini... Sizi en iyi o anlayacak ve sizin değerinizi en iyi o bilecektir. Tabii ki, siz de onun değerini bilmelisiniz; aklınızda tutun ki, aslında hiç bir sorun sizi yalnızlığın yıprattığı kadar yıpratmayacaktır.
27 Ağustos 2007 Pazartesi
Rubik'in Deli Küpü
Kübik arkadaşım Rubik Küpü almış... Eski günlerin hatrına oynayıp duruyordum... Tabi, benim oynamam günlerce sürdü ve sonuç alamadım...
Bu linki keşfedince de, bıraktım zaten kenara... Ben bi zavallıyım...
Ek:
- Düzgün formüllerden oluşan bi site bulamamıştım, artık kendim yapabilicem.. Nihoahaha
Bu linki keşfedince de, bıraktım zaten kenara... Ben bi zavallıyım...
Ek:
- Düzgün formüllerden oluşan bi site bulamamıştım, artık kendim yapabilicem.. Nihoahaha
22 Ağustos 2007 Çarşamba
Strom Varx 2
Login ekranındaki linklere, reklamlara vs hep gıcık olurum... Ama az önce "iyi ki tıklamışım" olduğum bir link ile karşılaştım...
Başarılı... detaylı incelenmeli...
http://stromvarx2.blogspot.com/
Başarılı... detaylı incelenmeli...
http://stromvarx2.blogspot.com/
5 Ağustos 2007 Pazar
Pek bi eğlencesiz...
Bi süredir kafamda dolanıp duran bi cümle var... Her zaman kendimi çözme, olayları analiz etme çabaları sonrasında, kendiliğinden kurulan ve gerçekliği araştırılıp özeleştiri yapılmaya çalışılan bir şey:
"Ben pek bi eğlencesiz biriyim"...
Sebep:
Daha önceki girişi buraya dahil edelim. Herkesin önem ve değer verdiği (onların yalancısıyım), zor anlarında sığındıkları, dertleştikleri, yardım istedikleri vs vs vs vs biriyken; aynı kişilerin yaptığı/düzenlediği/katıldığı eğlenceli şeylerden haberdar edilmemem/davet edilmemem...
Yorum:
Yani ciddi olan her bişeyde varım, ama eğlence adına yapılanlarda yokum...
Sonuç:
Demek ki ben pek eğlencesiz biriyim; eğlenmiyorum, eğlendirmiyorum...
Zeki, bilgili, görgülü, yardımsever, dost, arkadaş, baba, düşünceli, söz dinleyen, söz dinleten, yorumlar yapan, eğiten, doğru yolu gösteren biri olmaya çalıştım hep, yani "iyi" olarak tanımlanan biri... Ama sosyal, sıcak, yakın, eğlenceli, komik, arzulanan, istenen gibi şeyler olmayı unutmuşum...
Tüm dost, arkadaş ve tanıdıklarımdan özür dilerim...
ek:
Yazarken farkettim ki, "Öğreten Adam ve Ak Sakallı Dede arası biri" olarak da tanımlanabiliyorum...
ek 2:
Bu konuda çalışmam lazım; sosyalleşmem, dışarı açılmam... Kendime Not kısmına ekleyeyim :)
"Ben pek bi eğlencesiz biriyim"...
Sebep:
Daha önceki girişi buraya dahil edelim. Herkesin önem ve değer verdiği (onların yalancısıyım), zor anlarında sığındıkları, dertleştikleri, yardım istedikleri vs vs vs vs biriyken; aynı kişilerin yaptığı/düzenlediği/katıldığı eğlenceli şeylerden haberdar edilmemem/davet edilmemem...
Yorum:
Yani ciddi olan her bişeyde varım, ama eğlence adına yapılanlarda yokum...
Sonuç:
Demek ki ben pek eğlencesiz biriyim; eğlenmiyorum, eğlendirmiyorum...
Zeki, bilgili, görgülü, yardımsever, dost, arkadaş, baba, düşünceli, söz dinleyen, söz dinleten, yorumlar yapan, eğiten, doğru yolu gösteren biri olmaya çalıştım hep, yani "iyi" olarak tanımlanan biri... Ama sosyal, sıcak, yakın, eğlenceli, komik, arzulanan, istenen gibi şeyler olmayı unutmuşum...
Tüm dost, arkadaş ve tanıdıklarımdan özür dilerim...
ek:
Yazarken farkettim ki, "Öğreten Adam ve Ak Sakallı Dede arası biri" olarak da tanımlanabiliyorum...
ek 2:
Bu konuda çalışmam lazım; sosyalleşmem, dışarı açılmam... Kendime Not kısmına ekleyeyim :)
17 Temmuz 2007 Salı
Bi ben eksiktim.
Bu da oldu, tam oldu... Sanki buna vakit bulabilecekmişim gibi... Onun var, bunun da var, benim neyim eksik, ben de güzelim - ben de yaparım... Diye başladım..
Çok lazımdı...
Çok lazımdı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


