GETL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GETL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Temmuz 2010 Çarşamba
Hoşçakal
"Biri" vardır hayatında...
Konuştuğun, dertleştiğin, paylaştığın, yaşadığın ve yaşattığın biri... Yaşamında ona bir yer verir, kimi zaman tüm yaşamını o haline gitirirsin... Hayatını ona göre ayarlar, hayatını ona göre yaşarsın... O, senin için öncelik ve değer sahibidir; kimi zaman onun önceliğini kendininkilerden önde tutarsın, onun bunu istemesine gerek kalmadan. Tüm yaşam alışkanlıklarını ona göre değiştirmeye başlarsın; hayatında ona bir yer oluşturabilmek için, yüreğinde sıcak, rahat bir yer bulabilsin, oraya zorlanmadan sığabilsin, orada rahat etsin diye...
Hüznü de sevinci de onunla yaşarsın; günlük hayatını da, günlük hayatın dertlerini de onunla paylaşırsın, bir dokunuş ya da bir kaç cümle ile... En kötü gününde ona sarılmak, senin bozuk olan moralini yerine getirir, sorunlarınla başedebilmek için güç toplarsın... Onun sorunları, moralsizliği seni de etkiler ve onun iyi hissetmesi için elinden geleni ardına koymazsın...
Kimi zaman aile dersin ona, kimi zaman sevgili, kimi zamansa bir arkadaş olur. Bir yoldaş, bir dosttur bazen. Hatta artık insanlaşmış bir hayvan bile olabilir. Ne olursa olsun, "o" herhangi biri ya da bir tanıdık değil; o, "biri"dir.
Yıllarını birlikte geçirir emek verirsin ona, karşılığını da görerek; saygı, ilgi, duygu paylaşırsın. Artık senin bir parçan olmuştur o, vazgeçilmezindir; onsuz olamayacağını, varlığını sürdüremeyeceğini düşünürsün. Yaşadığın herşeyde, atacağın her adımda onu düşünür, her türlü planına onu da dahil edersin. Edersin, çünkü o senin hayatında artık iyice belirgin bir yere sahiptir ve onsuz kendini yarım hissedersin...
O artık sen olur, onsuz artık eksiksindir. Uzaksan aklın ondadır, arayıp sesini duymak istersin, açıp resmine bakarsın sık sık... Sürekli onu anmak, ondan konuşmak istersin... Sensiz ne yapmaktadır, bulunduğu yer sıcak, rahat ve sığabileceği kadar geniş midir diye düşünürsün... Kavuşmak ise yüzüne kocaman gülücükler oluşturan bir törendir, sen yine tam hissedersin kendini...
Sonsuza kadar sürmez bu durum, bir gün en büyük kabusun gerçek olur. Kişisel bir seçim, anlamsız bir kavga, yolun bitmesi ya da ölüm girer araya; kaçınılmaz son...
"O", artık yoktur hayatında...
Bir avuç toprak, bir el sallayış, birkaç kelime ya da birkaç satır ile veda etmek zorunda kalırsın; giden nereye gidiyor olursa olsun. "Hoşçakal" dersin basitçe. Daha fazlası dökülmez avucundan, dudaklarından... Basit, sade bir tek kelime: "Hoşçakal"...
Giden bilemez, bir parçasını beraberinde götürdüğü geride kalanın halini. Artık ne bütünlük kalmıştır, ne eski yaşamın. Nereye gidersen git, ne yaparsan yap farketmeyeceğini anlarsın. Onun yeri doldurulamaz bir hale gelmiştir. Duruma göre ailenin geri kalanına sarılsan, yeni bir sevgili edinsen, yeni bir yoldaş bulsan, yeni bir arkadaşla tanışsan ya da yeni bir hayvan edinsen de farketmez. İçindeki, ona ayrılmış yer tam olarak dolmaz.
Kullanılan o tek basit kelime "hoşçakal" farklı anlamlar yüklenir... Artık hissedilen yalnızlığın adı olmuştur, içeride kalan boşluğun.. Gözlerden dökülen, kontrol edilemeyen yaşlar olur hoşçakal.
Basit bir kelimedir 'hoşçakal', geride kalanın eksik hissetme durumunu ifade eder.
4 Mart 2010 Perşembe
My Own Bliss

Birkaç gündür kendimi rahat hissediyorum... Ne depresyonun getirdiği gerginlik, ne de yalnızlığın verdiği acı kaldı... Garip bir huzur hissediyorum..
Nasıl mı oldu bu?
Sürekli şikayet ettiğim şeylerin hayatımda 'normal' şeyler olduğu kafama dank ettiği ve bunları değiştiremeyeceğimi kabul ettiğim an, bu garip huzura erdim... Artık ne şikayet kaldı, ne acı...
Kolay olmadı, istemli de gerçekleşmedi.. Patlayacağım ana kadar geldim ve patladım, darmadağın oldum... Sonrası, huzur...
Tavsiye eder miyim? Hayır.. Patlayana kadar geçen süreç hiç de kolay ve rahat değil, kimsenin yaşamasını / tekrar yaşamayı istemem... Alternatifim olmuş olsaydı, yaşamamayı tercih ederdim...
Aklıma bir söz geldi, kimin söylediğini hatırlamıyorum:
"Kaybedecek hiç bir şeyi kalmayan biri, dünyanın en özgür insanıdır"...
Sanırım bir açıdan, ben de artık özgürüm...
Not: Yukarıdaki manzara Ankara, Eryaman, Göksu Park civarından... Görünce Windows XP duvarkağıdı "bliss" geldi aklıma... Yazının içeriğine uyduğunu düşünüp sizle paylaşayım dedim..
14 Ocak 2010 Perşembe
Haber

Daha önce buraya yazmadığım bir haberim var...
Bir süredir üzerinde çalıştığım (hatta aylarca geciktirdiğim) bir kitap projesi vardı. Sonunda "tamam işte bu" diyebildiğim bir noktaya geldi ve ben yazdıklarımı yayıncıma gönderdim.
Şu an süreç nasıl işleyecek, ne zaman elimde tutabileceğim, isteyen nasıl erişecek bilmiyorum. Bekleyip birlikte göreceğiz. Aslında görülecek çok bir şey de yok; küçük ve ince bir kitap olacak. Yine de benim için büyük bir başlangıç sayılabilir.
"Gün boyunca kalabalık içerisinde kendini sosyal sanıp da, gece çöküp evine döndüğünde kendisi ile başbaşa kalan birinin düşüncelerini içeren denemelerden oluşan bir kitap" diye tanımlayabilirim.
Cinsiyetsiz bir kitap, yazılanlar her iki cinsiyete de uygun. Çeşitli konularda yazılmış diyemeyeceğim. Biraz aşk var içerisinde, biraz depresyon ve bol miktarda yalnızlık. Bir de yarı gerçek, yarı hayal bir hikaye...
Umarım iyi olur... Gelişmeleri buraya yazarım.
Ek: Bu yazıya koyduğum resim ne alaka diye düşünebilirsiniz. Bir yerlerden bulduğum, hoşuma gidip kaydettiğim bir resim işte... Çok bir anlam aramayın...
1 Ocak 2010 Cuma
2010 geldi

Evet, sonunda 2010'da geldi.
Son iki yılbaşı gibi geçmesin istiyordum ama son iki yılbaşının karması olarak geçti (önceki yıl tek başımaydım - kedim bile yoktu, geçen yıl ise 22-03 arası uyuyarak geçmişti). Yani bu yıl da yeni yıla uyuyarak girdim (22:30-00:04) ve yine tek başımaydım; bu kez kedim vardı ama benimle ilgilenmedi. Arada mesajlar gelmiş ama mesaj sesini kıstığım için uyanmamışım, arayan da olmamış.
Uyandıktan sonra mesajlarımı çektim, benim almaktan nefret ettiğim standart ve soğuk bir şablonla. Eğlenceli birşeyler yazamadım, kendi keyfim yok. Umutlar, beklentilerle ilgili güzel sözler yazamadım, benim yeni yıldan bir umudum, bir beklentim yok. Kısaca "nicelerine..." yazacaktım, onu da beğenmedim. Sonuçta buz gibi bir mesaj onlarca kişiye aynı anda gitti, ne yapalım bu yıl da böyle olsun.
Keyifsizlik had safhada. Bir süredir böyleydi, bugün de bir değişiklik olmadı zaten. Aslında yılbaşı konspetini çok severim; kırmızı, yeşil, ışıklar, süsler.. Birkaç yıl önce aldığım ve bu yıl salonun köşesine kurmayı planladığım ağacı bile kutusundan çıkartmamış, yılbaşı yemeklerini bırakın yemek bile hazırlamamıştım zaten. Yeni yılın ilk saatlerinde bunları yazıyorum ve belli olduğu üzere ne bir yenilik yaşıyorum, ne bir iyilik hissediyorum. Heyecan yok, tutku yok, mutluluk yok.
Umut yok...
"Keşke"ler, "neden"ler, özlemler... Çok ama çok fazla...
Yeni yılda bunların birazcık olsun düzeleceğine dair bir inanç.....
Hiç yok.
Dileyeyim ki, sizin yılbaşınız da, yeni yılınız da benimkinden iyi geçer.
Son iki yılbaşı gibi geçmesin istiyordum ama son iki yılbaşının karması olarak geçti (önceki yıl tek başımaydım - kedim bile yoktu, geçen yıl ise 22-03 arası uyuyarak geçmişti). Yani bu yıl da yeni yıla uyuyarak girdim (22:30-00:04) ve yine tek başımaydım; bu kez kedim vardı ama benimle ilgilenmedi. Arada mesajlar gelmiş ama mesaj sesini kıstığım için uyanmamışım, arayan da olmamış.
Uyandıktan sonra mesajlarımı çektim, benim almaktan nefret ettiğim standart ve soğuk bir şablonla. Eğlenceli birşeyler yazamadım, kendi keyfim yok. Umutlar, beklentilerle ilgili güzel sözler yazamadım, benim yeni yıldan bir umudum, bir beklentim yok. Kısaca "nicelerine..." yazacaktım, onu da beğenmedim. Sonuçta buz gibi bir mesaj onlarca kişiye aynı anda gitti, ne yapalım bu yıl da böyle olsun.
Keyifsizlik had safhada. Bir süredir böyleydi, bugün de bir değişiklik olmadı zaten. Aslında yılbaşı konspetini çok severim; kırmızı, yeşil, ışıklar, süsler.. Birkaç yıl önce aldığım ve bu yıl salonun köşesine kurmayı planladığım ağacı bile kutusundan çıkartmamış, yılbaşı yemeklerini bırakın yemek bile hazırlamamıştım zaten. Yeni yılın ilk saatlerinde bunları yazıyorum ve belli olduğu üzere ne bir yenilik yaşıyorum, ne bir iyilik hissediyorum. Heyecan yok, tutku yok, mutluluk yok.
Umut yok...
"Keşke"ler, "neden"ler, özlemler... Çok ama çok fazla...
Yeni yılda bunların birazcık olsun düzeleceğine dair bir inanç.....
Hiç yok.
Dileyeyim ki, sizin yılbaşınız da, yeni yılınız da benimkinden iyi geçer.
23 Kasım 2009 Pazartesi
Biliyorsun, Değil Mi?
Seni sevdiğimi biliyorsun, değil mi? Bunu sana henüz kelimelere dökerek söylememiş olsam da; bazı şeylerde söze gerek olmadığını, yaşanması ve yaşatılması gerektiğini biliyoruz ikimiz de.
Vücudunun her köşesini, her kasını, her noktasını, her yuvarlak kıvrımı artık ezberledim. Otururken, kalkarken, yürürken, konuşurken nerede hangi kıvrım oluşuyor, nerede hangi kas hareket ediyor biliyorum artık. İfade etmemiş olsan da, senin sandığının aksine cinsel arzudan değil bu; sana bakmak senin her parçanı izlemek hoşuma gittiği için...
Sen göremiyorsun ama güneşin sayısız damlacığa dönüştüğü gözbebeklerin var. Işığın dibe ulaşmayı başardığı derin denizlerde, dipte kıpırdayan altın ışıltılı kayalar gibi. Kimi zaman ışıltılar kora dönüşüyor, alev alev yakıyor kimi zaman bir yaz yağmuru gibi serinletip, okşuyor bedenimi. Hele de keyfin yerindeyse, hele o yakıcı alevleri söndürmüşsen, bir yaz gecesi beklenmedik bir yakamozu seyretmek kadar keyifli bir manzara oluşturuyor gözlerin.
Aynı gözler, fiziksel ya da duygusal hislerinin de aynası. Yorgun musun, hasta mısın, canın mı sıkkın, üzgün müsün, iyi bir haber mi aldın, yemek hoşuna mı gitti; ağzın tersini söylese de gerçeği bana gösteriyorlar. Kısıldılar mı, hemen uzaklaş; kocaman açıldılar mı, dikkat et; kenarları gerilmeye mi başladı, hemen konuyu değiştir. Tamamen kapandılar mı, ya uyuyorsun ya da o içten, derin kahkahalarından birini patlattın. Dedikleri gibi, gözler yalan söylemiyor.
Yüzündeki tek doğrucu gözlerin değil. O saklamaya çalıştığın ifadelerinin altında kıvranan küçük çizgiler yok mu, işte onlar gözlerini göremediğimde bana yardımcı oluyorlar. Küçücük burnunun etrafındaki çizgiler, altın gözlerinin bitişindeki çizgiler, kalkan kaşlarının üzerinde oluşan yaylar ve çenenin duruşu; sen dudak etrafındaki çizgileri ne kadar kontrol etmeye çalışsan da herşeyini ortaya döküyorlar.
Seninleyken bütün zamanımı bunları izleyerek geçirdiğimi biliyorsun değil mi? Aslında cevabın evet olduğunu da biliyorum, seni izlemenin bana ne kadar zevk verdiğini bildiğini de biliyorum. Birlikteyken beni konuşturmak için açtığın onca konunun yanında benim susup, sana çaktırmadığımı sanarak, sürekli seni izlediğimin farkında olduğunu da biliyorum; kimi günler, hiç bir şey söylemeden sadece yanımda oturup seni izlememe izin verdiğini de.
Aynı şarkıyı kaç kere dinleyebilirsin, aynı filmi kaç kere izleyebilirsin, aynı kitabı kaç kere okuyabilirsin diye sordum kendi kendime; her notayı, her kareyi, her kelimeyi ezberlersin sonuçta, tekrar edile edile anlamsızlaşır, değersizleşir. Her şeyi kanıksar, içine sindirirsin, ta ki onlar senin bir parçan haline gelene kadar. Böylece sürekli yanında taşırsın, zaman içerisinde sana ait olurlar, ve sen onlara verdiğin değeri kendine verdiğin değere getirirsin. Benim durumumda bu değer oldukça düşük olduğu için senin eskiyeceğini, özelliğini ve değerini kaybedeceğini düşünüyordum; geçmişte hep böyle olmuştu, sende de farklı olamazdı. Ama farkettim ki, seninleyken hiç bir nota, hiç bir kare, hiç bir kelime anlamını yitirmedi benim için, hiç değerinden kaybetmedi. Ben hiç bıkmadım içinde sen olan herşeyden; bunca zaman bıkmadıktan sonra bıkacağım da yok.
Karşılıklı olarak küçük hareketlerimizle birbirimizi iterken, ne olursa olsun sana çekildiğimi hissettim hep. Ne olursa olsun seni çözmeyi kendime görev edindim. Senin bir parçan olmayı, sana ait bir şey olmayı istedim hep. Kendime orada bir yer aradım, kendini kapattığın çevrede, senin bana çizdiğin küçücük bir alan içinde. Hep o çizgiyi ilerletmeye çalıştım ama sen daha güçlüydün hep, ya da ben sana karşı hep zayıftım. Hep bir fırsat aradım, hep sana güçlü olabileceğim bir yön aradım. Hep bir şans aradım...
Bana vaktiyle verdiğin tek şansı yanlış diyemesem de, senin istediğin şekilde kullanamadığımı da biliyorum. Tazeydik henüz, bugünkü gibi okuyamıyordum seni. Sen de herzaman yaptığın küçük oyunlarından birindeydin. Belki ben seni çok zorladım, belki çok az zorladım bilemiyorum ama yaptığım birşeyler yanlış oldu ki, bana aynı şekilde ikinci bir şans vermedin. Yine de benden uzak tutmadın kendini, hayır sözü kolay kolay çıkmadı senden. Senden bir hayır cevabı alamamam, senin hayır diyememenmi desem yoksa cevabının aslında evet olduğu ve bunun için belki doğru zamanı, belki doğru ortamı, belki başka bir şey beklediğinden mi. Bunu ne kadar uğraşsam da çözemedim ve sonunda anladım ki, yapabileceğim üç şey kaldı: Beklemek, beklemek, beklemek.
Bekliyorum; benim için fiziksel bir yüke dönüşen sana ait duyguları sırtımdan artık indirmen için.
Bekliyorum; sözlere dökülmesine gerek olmasa da senin de beni, benim seni sevdiğim gibi sevdiğini hissetmek için.
Bekliyorum; beni senin, seni benim yapman için.
Not: Yeni bir yazım değil, geçmiş günler anısına buraya alınmıştır. Devamı gelecek...
Vücudunun her köşesini, her kasını, her noktasını, her yuvarlak kıvrımı artık ezberledim. Otururken, kalkarken, yürürken, konuşurken nerede hangi kıvrım oluşuyor, nerede hangi kas hareket ediyor biliyorum artık. İfade etmemiş olsan da, senin sandığının aksine cinsel arzudan değil bu; sana bakmak senin her parçanı izlemek hoşuma gittiği için...
Sen göremiyorsun ama güneşin sayısız damlacığa dönüştüğü gözbebeklerin var. Işığın dibe ulaşmayı başardığı derin denizlerde, dipte kıpırdayan altın ışıltılı kayalar gibi. Kimi zaman ışıltılar kora dönüşüyor, alev alev yakıyor kimi zaman bir yaz yağmuru gibi serinletip, okşuyor bedenimi. Hele de keyfin yerindeyse, hele o yakıcı alevleri söndürmüşsen, bir yaz gecesi beklenmedik bir yakamozu seyretmek kadar keyifli bir manzara oluşturuyor gözlerin.
Aynı gözler, fiziksel ya da duygusal hislerinin de aynası. Yorgun musun, hasta mısın, canın mı sıkkın, üzgün müsün, iyi bir haber mi aldın, yemek hoşuna mı gitti; ağzın tersini söylese de gerçeği bana gösteriyorlar. Kısıldılar mı, hemen uzaklaş; kocaman açıldılar mı, dikkat et; kenarları gerilmeye mi başladı, hemen konuyu değiştir. Tamamen kapandılar mı, ya uyuyorsun ya da o içten, derin kahkahalarından birini patlattın. Dedikleri gibi, gözler yalan söylemiyor.
Yüzündeki tek doğrucu gözlerin değil. O saklamaya çalıştığın ifadelerinin altında kıvranan küçük çizgiler yok mu, işte onlar gözlerini göremediğimde bana yardımcı oluyorlar. Küçücük burnunun etrafındaki çizgiler, altın gözlerinin bitişindeki çizgiler, kalkan kaşlarının üzerinde oluşan yaylar ve çenenin duruşu; sen dudak etrafındaki çizgileri ne kadar kontrol etmeye çalışsan da herşeyini ortaya döküyorlar.
Seninleyken bütün zamanımı bunları izleyerek geçirdiğimi biliyorsun değil mi? Aslında cevabın evet olduğunu da biliyorum, seni izlemenin bana ne kadar zevk verdiğini bildiğini de biliyorum. Birlikteyken beni konuşturmak için açtığın onca konunun yanında benim susup, sana çaktırmadığımı sanarak, sürekli seni izlediğimin farkında olduğunu da biliyorum; kimi günler, hiç bir şey söylemeden sadece yanımda oturup seni izlememe izin verdiğini de.
Aynı şarkıyı kaç kere dinleyebilirsin, aynı filmi kaç kere izleyebilirsin, aynı kitabı kaç kere okuyabilirsin diye sordum kendi kendime; her notayı, her kareyi, her kelimeyi ezberlersin sonuçta, tekrar edile edile anlamsızlaşır, değersizleşir. Her şeyi kanıksar, içine sindirirsin, ta ki onlar senin bir parçan haline gelene kadar. Böylece sürekli yanında taşırsın, zaman içerisinde sana ait olurlar, ve sen onlara verdiğin değeri kendine verdiğin değere getirirsin. Benim durumumda bu değer oldukça düşük olduğu için senin eskiyeceğini, özelliğini ve değerini kaybedeceğini düşünüyordum; geçmişte hep böyle olmuştu, sende de farklı olamazdı. Ama farkettim ki, seninleyken hiç bir nota, hiç bir kare, hiç bir kelime anlamını yitirmedi benim için, hiç değerinden kaybetmedi. Ben hiç bıkmadım içinde sen olan herşeyden; bunca zaman bıkmadıktan sonra bıkacağım da yok.
Karşılıklı olarak küçük hareketlerimizle birbirimizi iterken, ne olursa olsun sana çekildiğimi hissettim hep. Ne olursa olsun seni çözmeyi kendime görev edindim. Senin bir parçan olmayı, sana ait bir şey olmayı istedim hep. Kendime orada bir yer aradım, kendini kapattığın çevrede, senin bana çizdiğin küçücük bir alan içinde. Hep o çizgiyi ilerletmeye çalıştım ama sen daha güçlüydün hep, ya da ben sana karşı hep zayıftım. Hep bir fırsat aradım, hep sana güçlü olabileceğim bir yön aradım. Hep bir şans aradım...
Bana vaktiyle verdiğin tek şansı yanlış diyemesem de, senin istediğin şekilde kullanamadığımı da biliyorum. Tazeydik henüz, bugünkü gibi okuyamıyordum seni. Sen de herzaman yaptığın küçük oyunlarından birindeydin. Belki ben seni çok zorladım, belki çok az zorladım bilemiyorum ama yaptığım birşeyler yanlış oldu ki, bana aynı şekilde ikinci bir şans vermedin. Yine de benden uzak tutmadın kendini, hayır sözü kolay kolay çıkmadı senden. Senden bir hayır cevabı alamamam, senin hayır diyememenmi desem yoksa cevabının aslında evet olduğu ve bunun için belki doğru zamanı, belki doğru ortamı, belki başka bir şey beklediğinden mi. Bunu ne kadar uğraşsam da çözemedim ve sonunda anladım ki, yapabileceğim üç şey kaldı: Beklemek, beklemek, beklemek.
Bekliyorum; benim için fiziksel bir yüke dönüşen sana ait duyguları sırtımdan artık indirmen için.
Bekliyorum; sözlere dökülmesine gerek olmasa da senin de beni, benim seni sevdiğim gibi sevdiğini hissetmek için.
Bekliyorum; beni senin, seni benim yapman için.
Not: Yeni bir yazım değil, geçmiş günler anısına buraya alınmıştır. Devamı gelecek...
20 Nisan 2009 Pazartesi
4 Şubat 2009 Çarşamba
26 Ocak 2009 Pazartesi
Birini Sevmek Güzel-di....
Güzeldi...
Birini sevmek hayata bağlıyormuş insanı; bir karşılık, bir beklenti olmasa da/olmayacağını bilsen de, salt kendin için yaptığın şeyler ayakta kalmana yardımcı oluyormuş. Onu görmek, onunla konuşmak, onu duymak, ona dokunmak, onu koklamak, kısaca onu hissetmek için yaratmaya çalıştığın bahaneler, o bahaneleri kullanırken duyduğun heyecan, onunlayken hissettiğin huzur hayatın ta kendisiymiş, o hayata katıldığın anlarmış bunlar.
Gücünü, neşeni, sabrını ondan alıyormuşsun. Zor anında onu düşünmen; belki bir gülüşünü, bir bakışını ya da sesinin bir tonunu, sana ihtiyacın olan gücü veriyormuş.. Yakınındaysa hele, daha iyiymiş; hayaline gerek kalmadan kendisini görmen yetiyormuş, Dünyayı oynatabileceğini hissediyormuşsun... Sıkıntılı anında bir bahane bulup onu aradığında neşen yerine geliyormuş.. Bahaneye gerek yoksa hele, daha iyiymiş; sesini, bir hecesini duyman yetiyormuş suratına kocaman bir gülücüğün oturması için... Bekletmeleri koymuyormuş, sonuçta geleceğini bildiğin sürece. Sabrı öğretiyormuş sana.. Gelenin değeri o bütün sabrına değiyormuş... Bekletmiyorsa ya da beklemediğin anda geliyorsa çok daha iyiymiş; varlığı, sabırın getirdiği acıyı anında yok ediyormuş. Hayatın her anının yaşanılması gerektiğini hissediyormuşsun...
Senin bu hissettiklerini o hissetmiyor olsa bile iyiymiş.. Senin için hayat bahanesi oluyormuş, tutunacak dalın, basacak zeminin, erişilecek uzaktaki ışığın oluyormuş. Sana anlammış, amaçmış, araçmış, yöntemmiş.... herşeymiş...
O da bu hissettiklerini hissediyorsa.................
Birini sevmek hayata bağlıyormuş insanı; bir karşılık, bir beklenti olmasa da/olmayacağını bilsen de, salt kendin için yaptığın şeyler ayakta kalmana yardımcı oluyormuş. Onu görmek, onunla konuşmak, onu duymak, ona dokunmak, onu koklamak, kısaca onu hissetmek için yaratmaya çalıştığın bahaneler, o bahaneleri kullanırken duyduğun heyecan, onunlayken hissettiğin huzur hayatın ta kendisiymiş, o hayata katıldığın anlarmış bunlar.
Gücünü, neşeni, sabrını ondan alıyormuşsun. Zor anında onu düşünmen; belki bir gülüşünü, bir bakışını ya da sesinin bir tonunu, sana ihtiyacın olan gücü veriyormuş.. Yakınındaysa hele, daha iyiymiş; hayaline gerek kalmadan kendisini görmen yetiyormuş, Dünyayı oynatabileceğini hissediyormuşsun... Sıkıntılı anında bir bahane bulup onu aradığında neşen yerine geliyormuş.. Bahaneye gerek yoksa hele, daha iyiymiş; sesini, bir hecesini duyman yetiyormuş suratına kocaman bir gülücüğün oturması için... Bekletmeleri koymuyormuş, sonuçta geleceğini bildiğin sürece. Sabrı öğretiyormuş sana.. Gelenin değeri o bütün sabrına değiyormuş... Bekletmiyorsa ya da beklemediğin anda geliyorsa çok daha iyiymiş; varlığı, sabırın getirdiği acıyı anında yok ediyormuş. Hayatın her anının yaşanılması gerektiğini hissediyormuşsun...
Senin bu hissettiklerini o hissetmiyor olsa bile iyiymiş.. Senin için hayat bahanesi oluyormuş, tutunacak dalın, basacak zeminin, erişilecek uzaktaki ışığın oluyormuş. Sana anlammış, amaçmış, araçmış, yöntemmiş.... herşeymiş...
O da bu hissettiklerini hissediyorsa.................
Bir Avuç Dünya

Bir süredir hayatımın ne kadar basit olduğunu, ne kadar küçük bir dünyada yaşadığımı düşünüyordum. Flickr'da bu resmi görünce bir kez daha aklıma geldi...
Ev, iş, evde iş, Kostak, filmler/diziler, haftada bir anne ziyareti.. Bütün hayatım bu... Bütün dünyam bir avuç içine sığacak boyutta... Gittiğim mekanlar hep aynı, yaptığım şeyler de... Görüşmelerim iyice azaldı, görüşecek kişiler de... Yeniliğe açık olmadığımdan değil, ya yeniler beni kaldıramadığından/istemediğinde ya da... sadece depresif bir bezginlikten..
İşin kötü yanı, eskiden de böyleydim galiba ama bir şekilde başa çıkabiliyordum. Sonra yaşamın bir yerinde sürüklenirken nasıl başa çıkabildiğimi unuttum. Ne kadar uğraşsam da hatırlayamıyorum... Sonuçta, aynı hayatı otomatik bir şekilde yaşayıp, kendi kendime sonlandıramadığım için, bitmesini bekliyorum.
Uyan, kahve iç, emaillere bak, yeni inenlere bak, yeni çıkanlara bak, gazetelere bak, öylesine oku çoğunu, işe git, çalış, çalış, yemek ye, çalış, çalış, çalış, çalış, eve dön, emaillere bak, yeni inenlere bak, yeni çıkanlara bak, MSN aç, mesaj yazanlara öylesine cevap ver, kucağındaki Kostak'ı sev, aklına gelirse yemek ye, çalış, bir şey izle, çalış, Kostak'a sarılıp yat....
Değişiklik hiç yok mu, derseniz.. Gerçekten yok.. Değişen şeyler yaptığım iş ya da depresyona yenilmemek için kendime edindiğim yapay işler, inen filmler ya da yeni çıkanlar. Onlar dışında bin yılda bir olan diğer değişikliklere dört elle sarılıp boğana kadar uğraşıp, onu da yok ediyorum. Boğduğumu farketmem ancak iş işten geçince oluyor. Sonuçta, sayemde, elimde kalan yine aynı bitmesini beklediğim hayat, seyretmediğim filmler, okşamaktan bıkamayacağım vefalı Kostak'ım ve yalnızlık oluyor.
Artık adam olmayacağım sanırım.. O hayali tek başıma gerçekleştirip, kendimi salt yalnızlığa mahkum edecek olsam bile, o sevdiğim yere göçmeliyim... Yalnızlık açısından değişen pek bir şey olmayacak... Elim de, evim de boş, ben bomboşken başka bir beklentim yok, ne yazık. Beklediğim son geldiğinde, en azından, sevdiğim bir yerde olurum/ölürüm diye düşünüyorum.
13 Aralık 2008 Cumartesi
30 Ağustos 2008 Cumartesi
Eskilerden: Depresyonun en dibi
Gecenin içine kaçıp gider gibi ortadan kaybolmak istiyorum. Herkesin gittiğimi bilmesini, herkesin artık beni yok saymasını istiyorum. Gitmek istiyorum ama bir anda değil, yavaş yavaş; gittiğimi göstere göstere, ben gidiyorum çığlıkları ata ata. Herkesin duymasını, herkesin bilmesini, herkesin beni unutmasını istiyorum; her şeye rağmen.
Bunca yılda yaptıklarımı akıllardan silemem ama hiç kimsenin onları benim yaptığımı hatırlamasını istemiyorum. Bunca yılda yaşadıklarım bilinsin ama yaşayanın ben olduğumun unutulmasını istiyorum. Her şeyin, herkesin bensiz güvenli ve sağlam şekilde devam etmesini, aksamamasını, devam etmesini istiyorum; her şeye rağmen.
Sevdiklerimin mutluluğunun sürekli olmasını, gittiğim için üzülmemelerini istiyorum. Birlikte yaptıklarımızı, birlikte yaşadıklarımı hatırlasınlar ve bensizken bunları hatırlasınlar ama tekrarlayamayacaklarımız için üzülmesinler istiyorum; her şeye rağmen.
Başkalarında yaşadığım hayatın artık sona ermesini, hayatımı kendi kendime yaşayabilmeyi; yaşadıklarımın benim olmasını istiyorum.
Ek: Yeni bir yazı değil... 2 Kasım 2006'da yazmışım... O zamandan bu zamana ne kadar az şey değişmiş...
Bunca yılda yaptıklarımı akıllardan silemem ama hiç kimsenin onları benim yaptığımı hatırlamasını istemiyorum. Bunca yılda yaşadıklarım bilinsin ama yaşayanın ben olduğumun unutulmasını istiyorum. Her şeyin, herkesin bensiz güvenli ve sağlam şekilde devam etmesini, aksamamasını, devam etmesini istiyorum; her şeye rağmen.
Sevdiklerimin mutluluğunun sürekli olmasını, gittiğim için üzülmemelerini istiyorum. Birlikte yaptıklarımızı, birlikte yaşadıklarımı hatırlasınlar ve bensizken bunları hatırlasınlar ama tekrarlayamayacaklarımız için üzülmesinler istiyorum; her şeye rağmen.
Başkalarında yaşadığım hayatın artık sona ermesini, hayatımı kendi kendime yaşayabilmeyi; yaşadıklarımın benim olmasını istiyorum.
Ek: Yeni bir yazı değil... 2 Kasım 2006'da yazmışım... O zamandan bu zamana ne kadar az şey değişmiş...
25 Ağustos 2008 Pazartesi
Bu ne beee - 2
Ceplerimin boşaldığını bildiğinden, rüzgar esmiyor artık ellerime. O da biliyor artık bende ne can kalmış ne cana dair bir umut. Gözlerimi kapatıp, o bir türlü doğmayan ve belli ki doğmayacak ışığa veda ediyorum. Ne yol kalıyor, ne yolun karşısı, ne uzaklar.
Kollarımla boşluğu sarıp tenimi gelmeyen sabahın gecesine bırakıyorum sessizce. Hissediyorum ki gece sinsice sokuluyor, örtüyor, kapatıyor; yeni bir ten oluşturuyor bedenime. Sakince karşılıyorum geceyi.
Geriye benden ne kalacağını bilmesem de, aklımın gerisinden duyulmaya başlayan gecenin anlatılmaktan eskimiş hikayelerine teslim ediyorum kendimi...
Karşı koymadan...
Kıpırtısızca...
Ve zaman tükeniyor...
Ek: Yiğenimin düğününde, yine cep telefonu ile bu kez kendime göndererek yazdım. İnsanlar orada eğlenirken ben bir köşede bununla uğraştım, sonra da bunu da geceye bağladım ya, aferin bana. İyi halt...
Ek2: İlk bölüm ile arasında kopukluk oldu, bi ara gaza gelirsem o boşluğu doldurayım.
Kollarımla boşluğu sarıp tenimi gelmeyen sabahın gecesine bırakıyorum sessizce. Hissediyorum ki gece sinsice sokuluyor, örtüyor, kapatıyor; yeni bir ten oluşturuyor bedenime. Sakince karşılıyorum geceyi.
Geriye benden ne kalacağını bilmesem de, aklımın gerisinden duyulmaya başlayan gecenin anlatılmaktan eskimiş hikayelerine teslim ediyorum kendimi...
Karşı koymadan...
Kıpırtısızca...
Ve zaman tükeniyor...
Ek: Yiğenimin düğününde, yine cep telefonu ile bu kez kendime göndererek yazdım. İnsanlar orada eğlenirken ben bir köşede bununla uğraştım, sonra da bunu da geceye bağladım ya, aferin bana. İyi halt...
Ek2: İlk bölüm ile arasında kopukluk oldu, bi ara gaza gelirsem o boşluğu doldurayım.
10 Ağustos 2008 Pazar
GETL - 1 : The Dark Knight
Pek sevdiğim, pek takdir ettiğim Christopher Nolan'ın yönettiği The Dark Knight filmine gittim...
Film hakkındaki övgüleri ve yergileri duyuyordum.. Uzun bir film diyorlardı. Evet, uzun bir film ama sağlam bir film. Süresi sizi korkutmasın; alıp götürüyor, eğlendiriyor, kaptırıp gidiyorsunuz. Sağlam senaryosu, iyi oyunculuk, görsel efekt şölenine dönüşmemiş herşeyi ile yerinde aksiyon sahneleri ile çok başarılı bir film...
Heath Ledger'in ardından bu kadar başarı elde ettiğini düşünenler yok değil, ben de öyle düşünmüştüm aslında. Ledger'in oyununu görüp de karşısındaki Christian Bale, Morgan Freeman, Gary Oldman ve Michael Caine gibi başarılı kabul edilen (yani benim ettiğim) insanları nasıl ezdiğine şahit olunca, kaybına bir kez daha üzüldüm... Büyük ihtimal bu yıl oscarı da ona verirler, ama sırf adam öldü diye değil, gerçekten hakettiği için...Tim Burton'ı seven, Jack Nickholson'u da takdir eden biri olarak Batman'in önceki 4lemesindeki Joker karakteri ile Ledger'in Joker'ını karşılaştırma düşüncem vardı.. Ama hiç gerek kalmadı... Joker böyle olmalıymış, Ledger (ve Nolanlar) hakkını vermiş...
Diğer yandan IMDB olayı var... Shawshank Redemption ve The Godfather'ı bile geçip tepeye oturması sürekli sorgulanan bir durum... The Godfather'ı takdir ederim ama hiç bir zaman favori filmlerim arasına girmedi ve 3. kere izleme gereği duymadım. Shawshank Redemption ise 9-10 kere izlediğim bir filmken bir süper kahraman filmini bu sıralamaya sokamıyordum... Şimdi filmi izlemiş biri olarak anlıyorum ki, bu kadar başarılı bir film gerçekten (birinci sırada olmasa da) ilk 10'da olmayı kesinlikle hakediyor.
İzleyin derim...
GETL Kısmı:
8 yıldan sonra ilk kez tek başıma sinemaya gittim... Bence sosyal bir eğlence olması gereken bir olayı, son saniyelerde 2 kişiyi arayıp davet etme çabalarım olduysa da, başaramadım ve yalnız kaldım... tek başıma yapmayı denedim. En son askerde çarşı izninde tek başıma sinemaya gitmiş biri olarak, zorlayıcı bir deneyim oldu.
Aslında sinemaya gitmeyi ve bu filmi "seçtiğimi" söyleyemem, GETL'i bloga taşımaya karar verdikten sonra aklıma ilk gelen fikir sinema ve en yakınımdaki sinemanın en yakın seansında film bu olduğu için "seçmiş gibi oldum. Korku vardı içimde, daralacağımdan, yarıda çıkacağımdan emindim. Hele bileti aldıktan sonra "yaklaşık 3 saat sürüyor" cümlesini duyduğumda 'kesin bu filmi yarım bırakacağım' dedim... Yarım bırakıp çıkmak beni şaşırtmazdı. Ama tamamı ile izledim. İkinci yarıda bunalmama/daralmama rağmen çıkmadım, kendimi tebrik ettim.
Son olarak, yalnız sinemaya gitmek hiç eğlenceli değil. Hadi bu film iyiydi, kurtardı... Bakalım bir sonraki denememde ne olacak...
Ek: Sinema öncesinde yalnız yediğim yemek de GETL sayılır aslında. Fast food yediğim için yorum yazmıyorum. İleriki tarihlerde ciddi bir yemeği GETL konusu yapmayı düşünüyorum... Şimdiden düşündükçe "zor" ve "dar" geliyor... Ama yapmaktan başka çarem yok, en azından şu an için...
Film hakkındaki övgüleri ve yergileri duyuyordum.. Uzun bir film diyorlardı. Evet, uzun bir film ama sağlam bir film. Süresi sizi korkutmasın; alıp götürüyor, eğlendiriyor, kaptırıp gidiyorsunuz. Sağlam senaryosu, iyi oyunculuk, görsel efekt şölenine dönüşmemiş herşeyi ile yerinde aksiyon sahneleri ile çok başarılı bir film...
Heath Ledger'in ardından bu kadar başarı elde ettiğini düşünenler yok değil, ben de öyle düşünmüştüm aslında. Ledger'in oyununu görüp de karşısındaki Christian Bale, Morgan Freeman, Gary Oldman ve Michael Caine gibi başarılı kabul edilen (yani benim ettiğim) insanları nasıl ezdiğine şahit olunca, kaybına bir kez daha üzüldüm... Büyük ihtimal bu yıl oscarı da ona verirler, ama sırf adam öldü diye değil, gerçekten hakettiği için...Tim Burton'ı seven, Jack Nickholson'u da takdir eden biri olarak Batman'in önceki 4lemesindeki Joker karakteri ile Ledger'in Joker'ını karşılaştırma düşüncem vardı.. Ama hiç gerek kalmadı... Joker böyle olmalıymış, Ledger (ve Nolanlar) hakkını vermiş...
Diğer yandan IMDB olayı var... Shawshank Redemption ve The Godfather'ı bile geçip tepeye oturması sürekli sorgulanan bir durum... The Godfather'ı takdir ederim ama hiç bir zaman favori filmlerim arasına girmedi ve 3. kere izleme gereği duymadım. Shawshank Redemption ise 9-10 kere izlediğim bir filmken bir süper kahraman filmini bu sıralamaya sokamıyordum... Şimdi filmi izlemiş biri olarak anlıyorum ki, bu kadar başarılı bir film gerçekten (birinci sırada olmasa da) ilk 10'da olmayı kesinlikle hakediyor.
İzleyin derim...
GETL Kısmı:
8 yıldan sonra ilk kez tek başıma sinemaya gittim... Bence sosyal bir eğlence olması gereken bir olayı, son saniyelerde 2 kişiyi arayıp davet etme çabalarım olduysa da, başaramadım ve yalnız kaldım... tek başıma yapmayı denedim. En son askerde çarşı izninde tek başıma sinemaya gitmiş biri olarak, zorlayıcı bir deneyim oldu.
Aslında sinemaya gitmeyi ve bu filmi "seçtiğimi" söyleyemem, GETL'i bloga taşımaya karar verdikten sonra aklıma ilk gelen fikir sinema ve en yakınımdaki sinemanın en yakın seansında film bu olduğu için "seçmiş gibi oldum. Korku vardı içimde, daralacağımdan, yarıda çıkacağımdan emindim. Hele bileti aldıktan sonra "yaklaşık 3 saat sürüyor" cümlesini duyduğumda 'kesin bu filmi yarım bırakacağım' dedim... Yarım bırakıp çıkmak beni şaşırtmazdı. Ama tamamı ile izledim. İkinci yarıda bunalmama/daralmama rağmen çıkmadım, kendimi tebrik ettim.
Son olarak, yalnız sinemaya gitmek hiç eğlenceli değil. Hadi bu film iyiydi, kurtardı... Bakalım bir sonraki denememde ne olacak...
Ek: Sinema öncesinde yalnız yediğim yemek de GETL sayılır aslında. Fast food yediğim için yorum yazmıyorum. İleriki tarihlerde ciddi bir yemeği GETL konusu yapmayı düşünüyorum... Şimdiden düşündükçe "zor" ve "dar" geliyor... Ama yapmaktan başka çarem yok, en azından şu an için...
GETL - 0 : GETL nedir?
Önceki postlardan birinde yazmıştım, msn'deki kişisel iletim "gladly embracing the loneliness" oldu diye... Yani "yalnızlığı memnuniyetle kucaklıyorum"... Beni tanıyanlar bilir, en büyük korkum hep "yalnızlık" olmuştur; ve ben sonunda kaçamayacak şekilde onunla yüzleşiyorum. Şu dönemdeki depresif/isteksiz/garip modum da bu yüzden... Atlatacağım tabii ki, kolay olmayacağını da biliyorum...
Bugün GETL kategorisini açmaya ve bu konuda neler yaptığımı yazmaya karar verdim... Başlıyoruz...
Bugün GETL kategorisini açmaya ve bu konuda neler yaptığımı yazmaya karar verdim... Başlıyoruz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



