3 Şubat 2011 Perşembe
Bırakıveriyorum Kendimi
24 Aralık 2010 Cuma
Çöküntü
15 Kasım 2010 Pazartesi
Bugün Hayat
Konular aynı konulardı, daha önce defalarca yazdığım şeylerin farklı durumlarıydı sadece:
Eskiden yalnızlıktan şikayet edermişim, "gündüzleri kalabalık arasında yalnızken...." diye başlayan cümleler kurarmışım... Aslında yalnızlığı tek kişi ile paylaşıyormuşum, onu hayatımın olmasa da günümün merkezine koyuyormuşum; gece yine yalnızmışım - ona o kadar değer veriyormuşum ama gecemi onunla paylaşamıyormuşum... Ve o geceler hiç kolay geçmiyormuşş... Gün olsun da ona kavuşayım diye düşündüğüm çok oluyormuş. Ama, o da artık hayatımda olmayanlardan biri oluvermiş, bense onu özüyormuşum... Kavuşmayı sağlamam mümkün olmadığı için acıyı yoketmenin yollarını keşfetmeye başlamışım... Ve, ilk yok olan acı, yalnızlık olmuş...Özlemin acısı varmış sırada, sonra ihanetinki... Sonrasında sıralanan çeçit çeşit, zehir yeşili acılar sırada beklermiş... Kahrolası bir sabır da varmış bende ya, taşı büken, kutsallara layık olan... Biri gitti, kaldı iki diye devam ediyormuşum günlerime, gecelerime... Sabır ile keşfediyomuşum acının zayıf yönlerini, nasılını, ne zamanını... Sabır, doğru anı-koşulu beklemeni sağlıyormuş belki ama bu bekleyişle tükettiğin şey ise yine hayat oluyormuş, ömrün oluyormuş. Bu kadar sabrın içerisinde kendime şaşırıyormuşum.... Neden ve nasıl hala devam edebildiğime... Nasıl en dibi gördüğüm halde hala yüzeye çıkabilmek için çaba gösterdiğime... Bazen çaba gösterecek gücü nereden bulabildiğime, bazen ise nasıl olup da hala dibe çarpmadığıma...
Detaylar üzerine küçük kareler..Küçük hisler, küçük hissedişler... Kopuk, karmakarışık, sırası ve düzeni bozuk, nereye gideceği belli olmayan...
Tıpkı.... bana kendini hissettirmeye çalışan hayat gibi, benim kendi hayatım gibi...
14 Eylül 2010 Salı
"İyi" Taktiği
- Nasılsın?
- İyi.
- İşler nasıl?
- İyi.
- Anne nasıl?
- İyi.
Örnekleri siz çoğaltabilirsiniz. Bu sorulardan birine "kötü" ya da "fena değil" desem; "hayırdır birşey mi var?", "neden kötü?", "yapabileceğim bir şey var mı?", "anlatmak istersen buradayım" gibi cümleler ile muhabbeti uzatma şansını vermiş olacağımı bildiğim için, ben "iyi" ile geçiştirirdim. "İyi"den sonra karşı tarafa söyleyecek bir şey kalmaz, en çok yeni bir soru bulmaya çalışır, o soruya da "iyi" yanıtını alırdı. Kısacık bir sürede sorabilecekleri tükenir, ben de kendi işime bakardım.
Bu taktiğimi 1-2 kişiye de öğretmiştim ya da farketmelerini sağlamıştım. Eminim bazı zamanlarda işlerine yaramıştır.
Sonra ne oldu? Geçtiğimiz günlerde, telefonda bana "iyi taktiği" uygulandı... Bozuldum, kırıldım, üzüldüm ama ne çare. "Demek ki, kendi silahım ile vurulma zamanım da gelmiş" dedim, "bu kadar olmuşuz ha" dedim, hızlı bir veda kelimesi ile telefonu kapattım ve içimdeki boşluğa bir damla daha ekleyerek günüme devam ettim.
23 Haziran 2010 Çarşamba
Oto Sanayii ve Yaşlanmak Üzerine
Yaşlanmayacağım değil, büyümeyeceğim derdim.. Daha doğrusu "bana ne, bana ne, büyümiyciiim işte" derdim ya, artık doğa kanunlarını hissetmeye başlayınca o kadar da inatçı olmamın bir şey değiştirmediğini de gördüm... Orası burası tekliyor insanın, orada ağrı, burada sızı, şuna dikkat et, bundan sakın, şu ilacı aksatma... Fikirlerin ne kadar genç kalsa da, vücuda hükmetmeye yetmiyor işte... Her gün bir beyaz daha, her gün başka bir yerinden şikayetçiyken bir de bakıyorsun zaman gelip geçivermiş.. Eskiden genç diye seslenilen sen, amca hatta dede diye seslenilir olmuşsun... İşte o zaman, istemeden de olsa yaşlandığını anlıyorsun.. İçinde hala büyümiycem diye inat eden biri olsa bile....
22 Haziran 2010 Salı
Sarı Sıcak

Güneşin rengini verdim sana... Kimine göre altının rengi, kimine göre çiçeklerin. Sıcak bir sarı..
Günebakanların rengi kadar parlak olmasa da onlar kadar güzel bir renk; gülümseyen bir çocuğun yüzündeki ışıltı kadar, kış aylarında eksikliğini hissettiğimiz, yazları ise her yanımızı saran, kuşatan bir sarı. Benim için, teninde parlayan güneşin rengi; gözlerinden yansıyıp binbir damlacığa, binbir lekeye dönüşüp karşında zaten şapşala dönüp, herşeyimle sana odaklandığım için kendi burnumun ucunu bile göremeyen beni iyice sarhoş, iyice kör eden bir renk.
Her anımda seni hissedeyim, elimi attığım her şey sana uzanıyor olsun, yaşamımın her anında sen ol diye kullandığım eşyaları sarı sıcak yapmaya başladım sonra. Çalışma odamın panosu –esin kaynağım olasın-, yemek masamın örtüsü –damağıma değen her lezzet seninle çoğalsın-, çakmağımı -içime kadar giren duman bile senden olsun-, yastığımı –rüyalarımı sarı sıcağa boya diye. Her şey, her yan sarı sıcak lekeler olana kadar durmadım, duramadım.
Dört çizgi ekledim bir lekeye, sen oldun. İki kısık göz, geniş bir gülümseme ve küçük çenen için dört çizgi yetti.
O gülen yüzüne dönüşen lekeyi görmeden duramadığımı farkettim sonra. Etrafımdaki sarı sıcak lekelerin hissettirdiklerinden daha özel oldu o. Sendin o, senin en güzel halindi, en güzel gülüşündü, güneşin en çok yansıdığı halindi, tüm güzelliğindi karşımda olan. Diğer sarı sıcaklardan daha sıcak, daha sen...
Sonra durmaksızın, etrafa koyduğum her sarı sıcak lekeyi sen yapmaya başladım. Her yerde gülen yüzünü görebileyim; içim, dışım, çevrem, civarım hep sen olasın; her yeri, her anı, her şeyi seninle, hem de en güzel senle yaşayayım diye.
Her köşesinde sen olan evimden ayrıldığımda bile sen hep yanımda oldun. Çantama taktığım küçük bir rozette, cebimde gezdirdiğim cam bilyede, sigara paketimin yanında duran çakmağımda hep sen vardın.
Caddelerde yürürken, orada burada sen çıkıyordun karşıma. Şehrin dört yanına koşturan taksilerde sen vardın, belki bir daha aynı mekanı bile paylaşmayacağım şehir insanlarının giysilerinde sen vardın. Parklarda, mağazalarda, kaldırımlarda, vitrinlerde... Her hangi bir köşeyi döndüğümde beklenmedik bir şekilde sen karşıma çıkıyordun. Bu sürpriz karşılaşmalar, genelde ‘suratsız’ olarak nitelenen, yüzümde tıpkı seninki gibi geniş gülücükler doğuruyor, o anı çoşkulu ve sevinçli yaşamamı sağlıyordu.
Bir gün gerçek seni gördüm karşımda... Boyadığım sen değil, sarı bir leke ve dört çizgi ile sen yaptığım şeyler değil; gerçek seni... Kış ayında, koyu griler arasında bile etrafındaki ilahi hale ile sıcak sarıydın; gökyüzünde görünmeyen güneş bile sanki bulutları yarıp bir hüzme göndermişti sana, teninde ışıltılar saçmak, gözlerinde binlerce damlacık oluşturmak için. İki çizgi ile gözlerin, üçüncüsü ile küçük çenen ve dördüncü çizginin oluşturduğu kocaman gülümsemenle sen, herşeyinle karşımdaydın. Dünyanın en güzel manzarasına, en güzel sanat eserine bakıyordum. İçimde milyonlarca kelebek sıcak sarı benekli kanatlarını hareketlendirmeye başlıyor, beni nefessiz bırakan bir fırtına kopuyordu.
Derken, o güzel yüzün bana döndü. İki çizgi gözlerimle birleşti, üçüncü çizgi yerinde duruyordu ancak, o dördüncü çizgi yavaşça tersine döndü. Artık ne gülüyordun, ne gülümsüyordun. Sıcak sarı yine sendin ama sarıdan çok sıcak. Çok sıcak.
İçimdeki milyon kelebek sarı sıcak kor tanelerine dönüşüp bedenimi dağladılar, halenden fışkıran sarı sıcak alevler sivri mızraklara dönüşüp tenime saplandı, altın damlacıklı gözlerinden fışkıran ateş çevremi kuşattı. İçime çektiğim sıcak hava ciğerlerimi kavurdu, kelebekler bedenimi içten ateşe verdi, mızrak yaralarından akan şey kan değil kor oldu. Bunları yapan benim sarı sıcağım değildi, bendeki sen değildin.
Tenim kül kül uçuşmaya, bedenim parça parça dökülmeye başlarken arkamı döndüm sana. Kavrulmuş, kömürleşmeye başlamış bedenimi gücü yettiğince gerçek senin sarı sıcağından kaçırmaya uğraştım. Koşarak, yürüyerek, emekleyerek, sürünerek...
Yanmış, kararmış, kömürleşmiş bedenimi geride parçalarını bıraka bıraka evime ulaştırdım. Eksik bir bedenim vardı artık; oradan birkaç parça, buradan birkaç kemik, şuradan biraz deriyi geride bırakmışım. Senin ateşinde yok olmuş onlar, geriye gelmemecesine. Bedenim artık eksik kalmış.
Ağır hareketlerle, uzun bir uğraşla geriye kalan bedenimi toparlamaya çalışıyorum. Kapanmayan yaralarım için her yerimde sargılar, sargıların altında çeşit çeşit merhemler, damarlarımda her türlü kimyasalı içeren ilaçlar. İçimdeki durulmayan kelebekler hala ateş, hala yüreğimi kavurmaya devam ediyor. Tendeki acıdan çok bu ağlatıyor beni. Ben tekrar ilaçlara uzanıyorum. Açtığım şişeden avucuma dökülen ilaçlara takılıyor gözüm; sarı, yuvarlak küçük haplar.... Sen...
Zaman donuyor o anda, her şey yok oluyor. Sadece avucumdaki onlarca sen ve ben... Kirpikleri, kapakları yanıp kül olmuş kapanmayan gözlerimin önünde yavaş yavaş çizgiler çekiliyor üstlerine; iki kısa çizgi gözler için, üçüncüsü küçük çene. Dördüncüyü bekliyorum, hangi senin karşımda olduğunu anlayabilmek için... Ya aslında hiç benim olmayacak ama benim olan sen olacaksın, bana gülümseyen yüzünü göreceğim onlarda ya da bu bedenin geri kalanını da yok edecek ateşinle sen.
Parmaklarımla tek tek uzanıyorum onlara, birer birer ağzıma atıyorum dördüncüyü beklemeden. Hangi sen olursan ol içimde ol, benim bir parçam ol diye...
Etraf yavaş yavaş kararmaya başlarken dünyamda, perdeyi aşıp duvara vuran arsız bir ışık karşımda duran bir seni aydınlatıveriyor. Sıcak sarı bir sen... En güzel, en ışıltılı halinle gözlerimi alıyorsun.. Benim olan sensin bu...
Karanlık herşeyi sararken, seni bile, yavaş yavaş çizgilerin de kayboluyor karanlıkta... İki çizgi gözlerin, üçüncüsü küçük tatlı çenen. Dördüncü çizgi ile her şey karanlık, her şey siyaha bürünüyor.
14 Haziran 2010 Pazartesi
MSN, işler ve dualar
mehmet ali:
şu an için haftalık 500e göbek atarım len
Mehmet Ali:
az kaldı süper olcak
mehmet ali:
dua et, benimkini kabul etmez nasılsa
Mehmet Ali:
ammada yaptın ha
peygamberimiz s.a.v e sormuşlar
ya rasulallah hangi dua kabül edilir
s.a.v de demişki
günahsız ağızdan edilen dua
sahabelerimizde demişki kimki o kişi böyle günahsız yoktur demişler
s.a.v de demişki
burasını biliyomusun
?
mehmet ali:
başka şeyler düşünüp kendimce felsefe yapıyom, sen devam et
Mehmet Ali:
ok
biriniz bir diğeri için dua ederse
o günahsız ağızdan edilen duadır demiş
anlayacağın
sen bana bende sana dua edeyim
olmazmı
mehmet ali:
haha
Mehmet Ali:
?
mehmet ali:
"bak beni biliyon, kendimden bile iyi biliyosun, sözlerini duymuyor gibi yapıyorum ama ikimiz de biliyoruz ki iyi biri olmaya çalışıyorum. eğer sende öyle düşünüyorsan lütfen...... olsun" diye dua ederim ben
Mehmet Ali:
bende
hatta şimdi
3 defa dedim
mehmet ali:
ha bir de "söylediklerini yapmıyorum" kısmı da var
Mehmet Ali:
ama bi dakka 2mizde mehmet ali yiz ya
mehmet ali:
canım o biliyodur herhalde farklı maliler olduğumuzu, hat karışacak değil ya
Mehmet Ali:
o derken allah desek
neyse rabbim bilir
senin evlenmen için
benimde
çocuklarıma bakmak için
ihtiyacımız var
?
maliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii
uçtunmu yoksa
mehmet ali:
yok
bloga almaya çalışıyom bunları
25 Mayıs 2010 Salı
Aşk veda etti

Herkesin, hepimizin peşinde koştuğu o meşhur “aşk” var ya, o aslında bir hayal. Küllerinden doğan bir hayal kuşu gibi de değil üstelik; bir kere veda etti mi tekrar canlanmıyor. Yeni doğmuş bebekler gibi aşk, tüm zamanını ona ilgi göstererek geçiriyorsun; ama bir kez büyümeye başlayınca, kendi yoluna gidiyor.
Aşkı yaşamak, olmayan ülkede yaşamak gibi. Her yanın büyülü, her yanın rengarenk, her şey ‘daha’ geliyor; daha güzel, daha eğlenceli, daha tatlı, daha lezzetli. Bunun büyüsüne kapılıp, yüksek dozda uyuşturucu almış gibi yaşıyorsun aşkı. Aslında neler olduğunu, neler yaptırdığını, ne kadar değiştirdiğini farketmeden yaşıyorsun.
Aşk beslenmek istiyor; her zaman, doymaksızın. Önce kişilerden, önce beyinle başlıyor. Kalbin aşkla her atışında, beyninden bir kaç hücre daha kararıyor. Aşk dışında birşey düşünemez, yapamaz, yaşayamaz hale gelene kadar. Ne kadar mantıklı, zeki, düşünceli biri olsan bile aşk, önce bunları değiştiriyor. Yürek konuşurken, beyin susmak zorunda kalıyor. Yaşamının her noktasını aşk, bencilce yönetiyor. Her şey sadece aşk için oluyor. Sen üç yaşında bir çocuğun zeka seviyesinde, ortalıkta sürükenip duruyorsun; tek istediğin aşkınla olmak. Seni nereye, nerelere sürükleyeceğini bilemiyorsun, bunlar asla gitmeyeceğin yerler olsa bile susuyorsun.
Gözleri yok ki aşkın. Aşkını bile göremiyor. Kendince aşkını hayali olarak biçimlendiriyor ve o hayalin peşinden gidiyor. En güzeli, en çekicisi, en harikası, en en en en olanların hepsi oluyor aşkın. Kusurlarını, çirkinliklerini, hatalarını zaten göremiyor, var olduğunu bile kabul edemiyor. Ne bunları görebiliyor ne de kendine, çevreye, ailene yaptırdıklarını. Bitmeyen iştahıyla aşkına ulaşmak için önüne çıkan engel saydığı herşeyi ezip geçtiriyor. Bu sırada senin aldığın hasarları, senin çevrene verdiklerini hiç görmüyor.
Aşk yalancı da üstelik. Aşkınla olmabilmek için söylediğin bariz yalanlar bir tarafa, aşkı içinde tutabilmek için kendine söylediğin yalanlar başka bir tarafa, aşkın sana içten içe fısıldadıklarından bahsediyorum. Seni körleştiren, sağırlaştıran; seni tüm duyularından sıyırıp donuk, ruhsuz bir beden ya da ipli bir kukla haline getiren yalanlardan... Aşk varken de, yokken de senin kendi içinde bitmeyen fısıltılardan... O fısıltılar ki, sana her şeyi yaptırabilen, senin gönüllü olarak her şeyi yapabilmeni sağlayan...
İranlı bir şair demiş ki: “Aşk’a uçarsan kanadın yanar!”. Mevlana cevap vermiş: “Aşka uçamazsan kanat neye yarar!”... Kanatlar senin, istersen özgür özgür süzülür istediğin yere uçarsın. İstersen güneşe doğru. Ama aşk çekici bir şey, mum alevine uçan pervaneler gibisin; aşkın çekiminden kaçınmak, bunu istememek mümkün değil. İsteyerek uçarsın o alevlere... Yanmış kanatlarınla havada kalıverirsin, hızla yere doğru düşerek. Çırpınışların bir faydası olmaz, düşmeye başlarsın. Kaçınılmaz son gelir ve tüm hızınla yere çakılıverirsin. Yanmış kanatlara, kırılmış kemikler ve parçalanmış organlar eklenir.
Ve işte o gün anlarsın ki, aşk veda etti... Kabullenemezsin önce; tekrar kanatlanmak, ona uçmak istersin. Yanmış kanatlar seni kaldırmaya yetmez, yaralarından akan kanlar ayakta durmana bile engel olur. Çaresizce zamanın geçmesini beklersin. Yaralarının iyileşme hızının ne kadar yavaş olduğuna, aşkınla ilgili minicik bir düşüncede ne kadar hızlı şekilde tekrar tekrar kanadıklarına hayret edersin. Aşkı hayatının her yerine yerleştirmiş olduğun için bu yaraların sayısı onlar, yüzler değil binlerce olur.
Tek tek beklersin yaraların kapanmasını; uzun ve acılı bir dönemdir bu. Kimi zaman kalp yine konuşmaya başlar, yaralarına yenilerini ekler, kimi zaman beyin açık olan bir yarayı kapatır. Kimi zaman aşkın kendisi gibi düşünemez, yaşayamaz olduğun günler olur, kimi zaman tüm yaralarını bir günde kapatabileceğini sanırsın. Ama aşk asla bitmez, yaraları kapansa bile o yaraların izleri asla silinmez; bir gün kanatların geri gelse bile o kanatlar asla bir önceki kadar büyük ve güçlü olmaz.
Bir gün, yaşama tekrar dönebileceğin gün gelir. Yaraların artık yaşamına engel değildir; izleri seni değiştirmiştir ama bu değişiklik hiç bir zaman o aşkı unutturacak kadar kökten olmamıştır. Yeni sen yeni bir aşka hazır olduğunu söyler, artık bittiğini ve ona artık çekilmediğini söyler, onu hayatında artık istemediğini söyler.
Ancak başka bir aşık bunun ne olduğunu anlar; ne kadar sahte, ne kadar gerçek dışı olduğunu. Aşık bilir ki o yaralar hiç kapanmaz aslında, eskisi gibi kanamasa da zaman içinde damla damla akıtır yine kanını. Aradan geçen uzun zamanların hiç bir anlamı yoktur; o aşk senin içinde küçük bir kor bırakmıştır, zaman zaman alevlenen. O kor ki, aşkın kendisi kadar olmasa da yine sevgi, yine bağlılık, yine aidiyet barındırır. Bu duyguları yine yaşamak istersin, itiraf edemesen bile.
Bu andan sonra hayatın sürekli bir döngüye girer: O kor alevlenir kimi zaman, belki karşılaştığında, belki haberini aldığında, eski bir anıda, eski bir mekanda. O anda kalp tekrar konuşmaya başlar, beynin istemese de. Yine duygu cümleleri haykırır sana, kimi zaman aşkın kendisi ile özdeş, kimi zaman aşkın tam tersi kelimelerle. Susturmaya çalışırsın olmaz, duymamaya çalışırsın yine olmaz. En iyi durumda sesini kısabilirsin kalbin ama yine geriden geriye kısık sesle fısıldar sana küstahça: “Aşk veda etti, geriye kalan en azından arkadaşlık olsun”.
4 Mart 2010 Perşembe
My Own Bliss

Birkaç gündür kendimi rahat hissediyorum... Ne depresyonun getirdiği gerginlik, ne de yalnızlığın verdiği acı kaldı... Garip bir huzur hissediyorum..
Nasıl mı oldu bu?
Sürekli şikayet ettiğim şeylerin hayatımda 'normal' şeyler olduğu kafama dank ettiği ve bunları değiştiremeyeceğimi kabul ettiğim an, bu garip huzura erdim... Artık ne şikayet kaldı, ne acı...
Kolay olmadı, istemli de gerçekleşmedi.. Patlayacağım ana kadar geldim ve patladım, darmadağın oldum... Sonrası, huzur...
Tavsiye eder miyim? Hayır.. Patlayana kadar geçen süreç hiç de kolay ve rahat değil, kimsenin yaşamasını / tekrar yaşamayı istemem... Alternatifim olmuş olsaydı, yaşamamayı tercih ederdim...
Aklıma bir söz geldi, kimin söylediğini hatırlamıyorum:
"Kaybedecek hiç bir şeyi kalmayan biri, dünyanın en özgür insanıdır"...
Sanırım bir açıdan, ben de artık özgürüm...
Not: Yukarıdaki manzara Ankara, Eryaman, Göksu Park civarından... Görünce Windows XP duvarkağıdı "bliss" geldi aklıma... Yazının içeriğine uyduğunu düşünüp sizle paylaşayım dedim..
14 Ocak 2010 Perşembe
Haber

Daha önce buraya yazmadığım bir haberim var...
Bir süredir üzerinde çalıştığım (hatta aylarca geciktirdiğim) bir kitap projesi vardı. Sonunda "tamam işte bu" diyebildiğim bir noktaya geldi ve ben yazdıklarımı yayıncıma gönderdim.
Şu an süreç nasıl işleyecek, ne zaman elimde tutabileceğim, isteyen nasıl erişecek bilmiyorum. Bekleyip birlikte göreceğiz. Aslında görülecek çok bir şey de yok; küçük ve ince bir kitap olacak. Yine de benim için büyük bir başlangıç sayılabilir.
"Gün boyunca kalabalık içerisinde kendini sosyal sanıp da, gece çöküp evine döndüğünde kendisi ile başbaşa kalan birinin düşüncelerini içeren denemelerden oluşan bir kitap" diye tanımlayabilirim.
Cinsiyetsiz bir kitap, yazılanlar her iki cinsiyete de uygun. Çeşitli konularda yazılmış diyemeyeceğim. Biraz aşk var içerisinde, biraz depresyon ve bol miktarda yalnızlık. Bir de yarı gerçek, yarı hayal bir hikaye...
Umarım iyi olur... Gelişmeleri buraya yazarım.
Ek: Bu yazıya koyduğum resim ne alaka diye düşünebilirsiniz. Bir yerlerden bulduğum, hoşuma gidip kaydettiğim bir resim işte... Çok bir anlam aramayın...
1 Aralık 2009 Salı
memdali.com

5 Eylül 2009 Cumartesi
Drag Ponyo to District 9!
Neyse, son seyrettiklerimden 3'ünden bahsedeceğim... Tavsiye anlamında, izleyin ben pek beğendim, siz de beğenin, zevkimi onaylayın, benim zevkli biri olduğumu kabul edin, hatta çok zevkli olduğum için taktir edin beni, gözünüzde yüceleyim, sevin beni, değer verin....
"Oha" dedim kendime şimdi de, basit bir film önerisini nerelere getirdim. E, öyle ama. Neden böyle başlıklar açarım ki bloga?
Şimdi okuyan demez mi:
"Tavsiye ediyosan et kardeşim, ne lafı uzatıp şöyle böyle diye bir ton şeyi dolduracaksın sayfaya. Beğendiysen beğendin, bana ne, kime kadar yani, ne olmuş belki benim hiç ilgimi çekmeyecek. O zaman sana küfür mü edeyim, seni aşağılayıp senden nefret mi edeyim, hatta yakalayıp bi güzel döveyim mi seni... Niye böyle başlıklar açıyosun kardeşim.. Zaten okuyan 3-5 kişiyiz şu blogu, niye böyle kafamızı şişirip görüntü kirliliği yapıyosun..."
Tamam susayım... Ama lütfen izleyin, üç adet farklı türlerden pek keyifli film:
- Ponyo on the Cliff by the Sea
- District 9
- Drag Me to Hell
Not: Oldu olacak bunların arasında seyrettiğim "Sunshine Cleaning"i de seyredin, o da keyifliydi.
19 Ağustos 2009 Çarşamba
Ben hangisiyim ki?
"insanların olaylar karşısındaki fikirleri", "insanların fikirleri sonucu ortaya çıkan olaylar", "insanların olay fikirleri" gibi bir ton uzatmaya gidebilirim aslında... Neyse, siz anladınız...
24 Mayıs 2009 Pazar
msn'de bir başka gece
KBK: nerdeydin sen bu saate kadar iş deme elimde kalırsın
memdali: "angels and demons"
KBK: ney
memdali: melekler ve şeytanlar
KBK: eyü onu anladıkda, ne alaka
memdali: dan brown'ın kitabı, tom hanks oynuyo
KBK: genemi sinemaya gitdin
memdali: hee
KBK: kimle gitdih
memdali: ben, kendim, şahsım ve bendeniz şeklinde grup olarak gittik
KBK: oo, cok kalabalıkmış. sıkılmadınmı yaa
memdali: yok. ikinci değil ama üçüncü kişiliğim çok komik bi adam, hepimizi eğlendirdi
KBK: bak sen şerefsize ben hiç tanışmadım onla
memdali: evet. komiktir ama çok asosyaldir, pek insan içine çıkmaz
memdali: biz diğer üçümüz hayvan olduğumuz için, bizden çekinmiyo
11 Mart 2009 Çarşamba
Senin için
volviendo a sonreír.
Luego anoche te vi
tu mano me tocó
y el saludo de tu voz.
Y hablé muy bien de tu
sin saber que he estado
llorando por tu amor
Luego de tu adiós sentí todo mi dolor.
Sola y llorando,
llorando
No es fácil de entender
que al verte otra vez
Yo seguiré llorando
Yo que pensé que te olvidé
pero es verdad es la verdad
que te quiero aún más,
mucho más que ayer.
Dime tú qué puedo hacer
no me quieres ya
y siempre estaré
llorando por tu amor
Tu amor se llevó
todo mi corazon
y quedo llorando
llorando
por tu amor.
25 Mayıs 2008 Pazar
Özlü 1 Söz
Benden size özlü bi söz :)
2 Ocak 2008 Çarşamba
Yılın son sabahı... Trafikte...
1 Aralık 2007 Cumartesi
Çöp

Odamda bekleyen koli kutuları geldi aklıma, annemin kıyameti koparta koparta depoya kaldırdığı diğer kutular da.. Kitaplarımın önünde süs niyetine duran oyuncaklar, kütüphanenin arkasında rulo halindeki afişler, posterler, baskılar... Ağzına kadar dolu çekmecelerim, komedi filmlerindeki gibi tıka basa dolu dolabım...
Atmaya kesinlikle kıyamadığım, ama çöp izlenimini de yaratan binlerce şey... Kimisinin bir anısı var, kimisi bir gün gerekli olur, kimisi ise sadece hoşuma gittiği için... Binlerce görüntü üşüştü kafama... Kişisel değer verdiğim şeyler, zamanı, geçmiş günleri hatırlatan şeyler, belki masumiyeti, belki yaşayamadıklarımı hatırlatan... Kimisi hoş, güzel şeyler olsa bile bir çoğunun aslında sadece hüzün ile ilgili olduğunu anladım... Burkuldum biraz... Çok sevdiğim bir dostumun minik bir karalaması - çoktan kopmuş gitmişiz ama yüreğimin bir parçasını beraberinde götürmüş demek, lisede yatılı okurken kullandığım yemekhane kartım - tanrım ne kötü günlerdi onlar, yemekler iğrençti üstelik, zor günler geçirdiğim İzmir'den bir sinema bileti, uğruna canımı verebileceğim ama ailesi ile geçinemediğim için uzaklaşmak durumunda kaldığım en küçük yeğenimin sünnetinden kalma bir süs, eski aşklardan kalma anılar, ve dahası... Eski günleri, eski yaşamları, eski duyguları hatırlatan bir yığın eski şey işte...
Unutmak istediğim şeyleri bile sakladığımı hatırladım .. Unutmak istemiyormuşum demek ki ..
Atsan, atamazsın; satsan alan olmaz; "anılarımı satmak istiyorum" diye bir ilan ya da "satılık geçmiş"... "Dünümü satmak istiyorum size; çünkü atamıyorum, çünkü değer veriyorum; siz alır miydiniz?" - bakıma muhtaç ama doğan yavru sayısı nedeni ile bakılamayan, dışarı verilmeye çalışılan yavru kediler gibi - "ama aynı değeri sizin de vermeniz gerekir"... "Beni ben yapan şeyleri satıyorum, alır mıydınız?"... Kendimi satıyorum, özümü.....
"Sevginin kurgusu, sözcükleri, yazılması, konuşulması değil; yaşanması gerek" gibi bir laf etmiş Bilge Karasu; yaşanmalı ki çıksın şu anın tadı... O tatlar geçmişi oluştursun, geleceğe izlerini bıraksın... Geçmişim diyorum ve aklıma geliyor; "sevgi" imiş demek ki o başkalarına "çöp" yığını gibi görünen; ardımda bıraktığım her şeye duyduğum sevgi... Beni ben yapan her şeye... Acıyı da hüznü de nefreti de içeren yaşadığım binlerce duyguya...
Birkaç kutu dolusu çöp, birkaç rulo kağıt, birkaç kırık dökük oyuncak parçası ... Geçmişimmiş onlar benim...
Beni oluşturan şeylermiş...
Benmişim...
Resmim
22 Kasım 2007 Perşembe
A.Q.
1) 32 yıl (askerlik sonrasına kadar) en büyük küfrü "eşşek" gibi kelimeler olan biri olarak kaybettiğim zamanı telafi ediyorum.
2) Sevdiğim birinin dediği gibi; "küfür yüreğin bokudur"... Yüreğimdeki pislikleri bu şekilde dışarı atıyorum.
3) Aslında gereksiz küfretmiyorum. Askerde duyduğum "rica ediyorum a.. koyiim, şu a.... kodumun şeyini verir misin" örneğindeki gibi her saniye küfür bahanesi de aramıyorum... Mesela trafikte küfretmemek mümkün değil..
4) Freudiyen bir yaklaşım ile "cinsel boşalım eksikliği sonucu yapamadıklarını söze dökmek değil" benimkisi... Aksini iddia edecek olana, şu konuşulmaktan sürekli kaçınılan, "cinselliğin insan hayatındaki en önemli yönlendiricilerden biri olan koskoca yeri" konusunu açabilirim; sırf "hepimiz aynı bokuz a.q, ben sadece dile getiriyorum" diyebilmek için...
5) Özetle... Küfretmeyi seviyorum a.q.
Ek:
A.Q.




